27 Nisan 2017 Perşembe

Feud: Bette and Joan (2017)

Bette Davis ve Joan Crawford
Buraya en son yazdığımdan beri çok uzun zaman oldu. Nerelerdeydim, neler oldu bunları başka bir yazıda anlatmayı düşünüyorum. Şimdi yayınlanacağını duyduğum günden beri heyecanla beklediğim yeni bir Ryan Murphy dizisi olan Feud'dan konuşalım.

Sunset Boulevard'ı izledikten sonra düşüncelerimi burada paylaşmıştım ve sevgili Sinemarquez bana What Ever Happened to Baby Jane?'i önermişti, hatta önerisi için kendisine bir kez de buradan teşekkür etmek istiyorum. Bu filmin çok çarpıcı bir hikayesi olduğu kesin, ama onu bir klasik yapan faktörlerden biri başrolündeki iki yıldız Bette Davis ve Joan Crawford. İkilinin müthiş bir performansı var ancak bariz bir biçimde Bette Davis'in performansı daha etkileyici. Karakterlerin birbirlerine karşı hissettikleri her şeyi size hissettiren bu iki yıldızın gerçek hayatta da birbirlerini pek sevmediklerini öğrenmek seyirciyi kesinlikle şaşırtmayacaktır. Feud, bizlere What Ever Happened to Baby Jane'in prodüksiyon döneminden itibaren Joan Crawford ve Bette Davis'in birbirleriyle ve kendi çevreleriyle olan ilişkilerini gösteriyor.

Glee dizisi yüzünden Ryan Murphy ile yıldızlarımız pek barışık sayılmaz. Glee, birkaç bölüm izledikten sonra bir daha asla izlememek üzere kapattığım ve kendimce türünün en kötü örneği seçtiğim bir diziydi. American Horror Story izleyici kitlesi tarafından sürekli methedilmesine rağmen hem Murphy ön yargım yüzünden hem de dizinin oldukça ilerlemiş olmasından onu hiç izlemedim. Ama itiraf ediyorum ki Scream Queens'i izledim ve 1. sezonuyla benim için "guilty pleasure" tabirine uygun bir dizi oldu, izlemekten çok keyif aldım ama bu esnada da bu diziyi beğenmek benim için absürt bir durum oldu. Ama gelgelelim Feud'un konusu çok sevdiğim bir filmin iki yıldızının arasındaki düşmanlık olunca ve dizinin kadrosu da bu kadar güzel olunca yayınlandığı ilk günden itibaren izlemeye başladım.

Kadrosu çok güzel dedim: Joan Crawford rolünde bir Jessica Lange, Bette Davis rolünde de bir Susan Sarandon düşünün. Ve bu müthiş ikiliye ek olarak yıldızları oynayan pek çok yıldız. Oyunculuktan yana hiçbir kusur yok, kostümler ve dekorlar da bu dizinin bir dönem dizisi olduğunu adeta haykırıyor. Bette Davis'in film performansı her zaman için daha başarılı bulunmuş olsa da, Jessica Lange'in Joan Crawford performansı dizide Susan Sarandon'ın Bette Davis'inden daha etkili. Yine de pek çok kişi Lange'in Crawford'ı "ağlak" bir şekilde oynadığını söylüyor. Bence bu oldukça saçma bir düşünce, çünkü Lange'in rolüne gerçekten çok iyi hazırlandığını ve başarılı olduğunu düşünüyorum. Özellikle de Youtube'da bulunabilecek gerçek Crawford videolarını izledikten sonra.

Sadece 8 bölüm süren dizinin tek bir bölümünde bile sıkılmadım; her bölümde ayrı şeyler, gerçeğe en uygun ve seyircinin en çok hoşlanacağı şekliyle işlendi. Feud'da sadece iki büyük yıldızın birbirlerine karşı düşmanlık ilişkisini izlemiyoruz, aynı zamanda bu iki büyük yıldızın kendi hayatlarındaki ve kariyerlerindeki sorunları da izliyoruz. Örneğin hem Joan'ın hem de Bette'nin çocuklarıyla olan ilişkileri de birbirleriyle olduğu kadar problemli. Ancak bir taraftan da o dönem Hollywood'da işlerin kadınlar için ne kadar zor olduğunu görüyoruz. Bunlar gibi birçok konuyu işlemesi dizinin en güzel yanlarından biri. Benim izlerken en çok beğendiğim bölüm 35. Academy Ödülleri'nin yapıldığı bölüm ve final bölümü oldu ancak spoiler vermemek adına ikisinden de bahsetmeyeceğim.

Zaten ömrünü 8 bölümde tamamladığı için bitmesi gerekiyordu, 8 haftadır keyifle ve heyecanla takip ettikten sonra bitmesi beni üzmedi dersem yalan söylemiş olurum. Harika kurgusu, kusursuz oyuncuları ve dönemini çok güzel yansıtması ile 2017'ye ve Emmylere damgasını vuracağını düşünüyorum. Çok güzel, çok özel bir dizi olmuş. What Ever Happened to Baby Jane? filmini izlediyseniz bu diziyi de mutlaka izleyin.

28 Ocak 2017 Cumartesi

Ocak'17

Buraya çok nadir uğrar oldum. Takip ettiğim blogların yayınlarını bile açıp okuyamıyorum. En azından blogum boş kalmamış olur diyerek meydan okumaya katıldım, o da yalan oldu. Bunda kendi bilgisayarımın bozulmuş olmasının katkısı büyük. İyisi mi ben de ocak ayımın özetini burada geçeyim, kendimi de değerlendirmiş olurum diyerekten ayı bitirmemiş olmamıza rağmen bu yazıyı yazıyorum.

Yıla tam istediğim gibi başladım. Hayatımda var olmalarından en çok mutluluk duyduğum insanlarla gerçekten çok güzel bir gün ve gece geçirdim. Şu an o gün ne kadar eğlendiğimi hatırlarken bile gülümsüyorum. Ancak hatırlarsınız ki daha günün ilk saatlerinde ülkemizde korkunç bir terör saldırısı daha baş gösterdi, bizler de yeni yılın ilk sabahında bu acı haberi öğrenerek uyanmış olduk.

Ocak ayının ilk haftaları benim için halledilmesi gereken şeyleri halletmekle geçti. Ayın 16'sına kadar bunlarla uğraştıktan sonra sonunda epey rahatladım. O günden beri de yepyeni albümler dinliyorum, art arda filmler izliyorum ve kalan zamanlarda Shakespeare'in bende olan eserlerini okuyorum. Havanın çok soğuk olması ve buna rağmen her yerin inanılmaz kalabalık olması sebebiyle pek dışarı çıkmıyorum bu aralar. Garip bir şekilde, evde battaniye altında oturmak daha kârlı gelir oldu.

Hâl böyle olunca izlediğim film sayısı da epey fazla olmuş. Ocak ayında kısa filmler dahil olmak üzere -şimdilik- 39 film izlemişim. İzlediklerim arasından en çok sevdiğim film 1980 yapımı The Elephant Man oldu. Filmin etkisinden şu anda bile çıkabilmiş değilim. Gerçek bir yönetmenlik harikası. Bu sabah da bu filmde John Merrick'e hayat vermiş usta oyuncu John Hurt'ün 77 yaşında kansere yenik düştüğü haberini aldım. Bir yıldız daha kaydı.

Okuduğum kitap sayısı ise bu ay 4 olmuş. Fazla olmamasına şaşırmadım çünkü film izlemekten vakit kalmadı.

Bazı konularda süper (!) talihsizliklerimi saymazsam ve ülke gündemi yokmuş gibi yaparsam 2017 bana iyi geldi. Şimdilik pek çok şeyin yolunda gittiğini düşünüyorum.

Yazımı bu aralar en çok sevdiğim şarkılardan biriyle bitiriyorum. Umarım sizler de iyi bir ocak ayı geçirdiniz :)

26 Ocak 2017 Perşembe

La La Land (2016)

Yönetmen: Damien Chazelle
Senaryo: Damien Chazelle
Oyuncular: Ryan Gosling, Emma Stone, J. K. Simmons, Finn Wittrock, John Legend, Rosemarie DeWitt
Süresi: 2 saat 8 dakika
IMDb puanı: 8,7
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Sanıyorum ki La La Land'i duymayan, hatta izlemeyen kalmadı. Festivallerde gösterimlerine başlandığından beri eleştirmenlerin gözdesi olan film geçtiğimiz günlerde Academy'den 13 dalda 14 adaylık alarak yıla damgasını vurmuş oldu. Ben de artık Oscar yaklaştığına göre Oscar filmleri maratonumu La La Land ile başlatmaya karar verdim. Filmi izlemediyseniz yazının devamını okumamanızı tavsiye ediyorum.

Film, Hollywood filmlerinden epey aşina olduğumuz bir konuyu ele alıyor. Daha filmin ilk dakikalarında trafikte birbirlerine uyuz olan Mia (Emma Stone) ve Sebastian'ı (Ryan Gosling) tesadüfler zinciri birkaç kez bir araya getiriyor. Mia gittiği seçmelerden sonuç alamayan oldukça bahtsız bir aktris, Sebastian ise sanatını istediği şekilde icra edemeyen bir caz piyanisti. Filmin ilk yarısı oldukça tahmin edilebilir bir şekilde ilerliyor ve izleyiciye masalsı bir aşk sunuyor. Filmin nostaljik atmosferinin ve müzikal konseptinin bu aşkı masalsı göstermede etkisi epey büyük tabii. Mia, böylece kalabalığın içindeki kişiyi bulmuş oluyor. Hikayesini oldukça basit bir konudan alan filmin olayı ise bizlerin de hayatımızda olan bir şeyi izleyicisine sunarak bitmesi. Çiftimiz birbirini çok seviyor ama ikisinin hayalleri, yapmak istedikleri şeyler doğrultusunda yapmaları gereken zor bir tercih var. Bizler de masallardaki gibi olmayan hayatlarımızda tercih yapmak, bir şeyden vazgeçmek zorunda kalmıyor muyuz? Filmde ise her ikisi de hayallerinin peşinden gitmeyi tercih ediyor ve biz masallardaki gibi sonlanacağını beklerken bir nevi ters köşeye uğruyoruz. İlk söyleyeceğim şey, filmin sonundaki inanılmaz güzel hayaller sahnesi. Birlikte kalsalardı hayatları nasıl olacaktı sorusunun cevabını seyirciye sunulabilecek her açıdan en başarılı şekilde izliyoruz. Ben o sahneyi izlerken çok etkilendim. Bir tercih yaptıktan sonra acaba diğer seçeneği tercih etseydik nasıl olurdu görebilsek keşke :)

İkinci olarak değineceğim şeye filmin hayranları kızabilir ama ben filmin bu kadar göklere çıkarılmasını biraz abartı buldum doğrusu. En çok da En İyi Özgün Senaryo dalında Academy Ödülü adayı olması bana saçma geldi. Filmi beğendim, birazdan beğendiğim şeylere de değineceğim zaten, ancak sonuçta filmin hikayesi çok klasik bir hikaye ve sonunun acı tatlı olması filmi beğenmiş olmama rağmen benim gözümde zirvelere taşıyamadı.

Buna rağmen La La Land'i izlerken çok keyif aldım. Zaten filmin vaat ettiği de buydu. Yukarıda da bahsettiğim gibi nostaljik bir atmosferi var, hatta öyle ki akıllı telefonlar vs. olmasa dönem filmi derim. Görüntü yönetimi gerçekten bahsedildiği kadar var, bu yüzden filmi mutlaka sinemada izlemek gerek. Renklerin birbiriyle uyumu, sahnelerin duruşu çok güzel. Filmi rastgele bir yerinde durdursanız çok hoş bir kareyle karşılaşacağınıza eminim. Ryan ve Emma da çift olarak birbirleriyle en az renkler kadar uyumlu, ikisi de rollerini gerektiği gibi oynamışlar. Bu arada küçük bir not: IMDb'ye göre Mia rolü ilk önce Emma Watson'a teklif edilmiş ama kendisi mart ayında vizyona girecek Beauty and the Beast filmi için rolü reddetmiş, Ryan Gosling ise Sebastian rolü için kendisine gelen Beaty and the Beast teklifini reddetmiş. Filmin başarısına bakınca Emma Watson ne kadar doğru bir tercih yapmış tartışılır ama iyi ki reddetmiş bence. Emma Stone, filmde Mia karakterini adeta yaşıyordu.

Filmde bana en çok keyif veren şeyse caz ve sinemanın kullanımıydı. Caz değil de başka bir müzik türü özel olarak ele alınsa bu kadar keyif vermezdi herhalde :) La La Land, şu anda En İyi Özgün Şarkı dalında iki adaylığı olan bir müzikal, zaten müzikler tek kelimeyle büyüleyiciydi.

Hem görsel hem müzikal açıdan şölen gibi gelecek; klişelerle ilerleyen, sıcak ve keyifli bir hikayeye sahip olan bir film La La Land. Yine de abartılmış olduğunu düşünüyorum, bu yüzden biraz ikilemdeyim. Şu an için 10 üzerinden 8 diyorum :)

18 Ocak 2017 Çarşamba

Meydan Okuma 1-2

Yine, yeni, yeniden bir meydan okuma ve meydan okumalardan eksik kalamayan -ama illa ki geç kalan- ben! Sonik Hanım'ın başlattığı bu 17 günlük meydan okumaya gitmek için tıklayın.

İlk günün sorusu "Beş sözcükle kendini anlat." olmuş. Benim için düşündürücü ve bir o kadar da zor bir soru oldu, ben kendimi anlatamıyorum sanırım :)

  1. Takıntılıyım. Neden böyleyim ben diye kendime sorduğumda liste yapıp sebeplerini araştırasım, sonuçlarını ve yapılması gerekenleri de ayrı listeye yazasım geliyor, öyle bir durumdayım diyeyim size. Hayatımdaki her şey benim önceden ayarladığım şekilde olmak zorunda, son dakikada sorun çıkarsa -sorun da başka insanların müdahil olması yani- her şeyin alt üst olduğunu düşünüyorum. Buna aynı zamanda detaycılık da denilebilir ama genel olarak başkalarından en çok duyduğum şey ne kadar takıntılı olduğum yönünde.
  2. Utangacım. Ve kendimde en nefret ettiğim özelliğim de bu. Kolay kolay insanlara ilk adımı atamam, hatta hiçbir zaman atamamışımdır. Bu da bir şekilde beni soğuk nevale olarak göstermiş sanırım çünkü insanlardan en çok duyduğum laflardan biri "Ben seni başta sevmemiştim, çok soğuk davranıyordun..." maalesef. Ben de istemezdim böyle olmayı ama bazı şeyleri değiştirebilmek mümkün değil.
  3. Meraklıyım. Daha doğrusu ilgimi çeken konularda yeni şeyler öğrenmeye ve keşfetmeye bayılıyorum.
  4. İnatçıyım. Bu da kötü bir özellik kesinlikle, ilk başta bahsettiğim takıntılı olmam ve inatçı olmam birleştiklerinde ortaya korkunç sonuçlar çıkabiliyor :( İnatlaşmayı sevmiyor olmama rağmen inatçı biriyim ve düşüncemin doğruluğundan tamamen eminsem karşı tarafa kendimi kanıtlamadan uyku uyuyamam galiba. Emin değilsem asla inatlaşmam tabii.
  5. Neşeliyim. Çevremde de neşeli insanları görmeyi seviyorum. Tabii ki her an mutlu olacağız diye bir kaide yok, hepimizin hayatında inişler ve çıkışlar oluyor ancak ben genelde neşeli biriyim. Sevdiğim insanlara neşemi bulaştırmayı da ayrı seviyorum.

2) Kalbimi kazanmanın beş yolu?

Bugünün sorusu da buymuş. Diğer herkes gibi ben de hem küsken kalbimin nasıl kazanılacağını hem de normal zamanda nasıl kazanılacağını yazayım en iyisi :) Küsken kalbimi kazanmak diye bir kavram yok çünkü ben insanlara kolay kolay küsmem, eğer birini hayatımdan tamamen çıkarttıysam o kişiyi hayatıma geri almak bana ciddi anlamda zarar verir demektir bu. Tabii küslük sayılmayacak ufak kırgınlıklar için yapılması gereken tek bir şey var, özür dilemek.

Sorunun çıktığı ikinci anlamın cevaplarını da maddeleyeyim.
  1. Eğlenmesini bilmek. Bu maddeyi Zihin'den aldım, kusuruma bakmaz umarım :D Yukarıda bahsettiğim gibi, ben neşeli biriyim ve sevdiğim insanları neşelendirmeyi de seviyorum. Karşımdaki insanın da hayattan zevk almasını bilmesini isterim, hatta benden çok daha zevk alırsa daha da güzel :)
  2. Sözlerinde ve davranışlarında net olmak. Saçma sapan göndermelerden, sözde gizemli tavırlardan hoşlanmıyorum hatta nefret ediyorum. Söylediği şeyleri direkt söyleyebilen ve en önemlisi de bunları dürüstçe yapan insanlar çok rahat bir şekilde kalbimi kazanabilir.
  3. Ortak ilgi alanlarına sahip olmak. Bu en etkili madde olsa gerek. İlgi alanlarımın ortak olduğu, dünya görüşlerimizin benzer olduğu insanlar zaten genelde en sevdiğim insanlar oluyor. Bana bir şeyler katacak ve benim de kendisine bir şeyler katabileceğim, bunu yaparken de eğleneceğim kişiler işte :) Hepimiz aramıyor muyuz böyle insanları?
  4. Samimiyet. Samimiyetsiz bulduğum insanları ne kadar sevmiyorsam samimi bulduğum insanları da o kadar seviyorum.
  5. Bazı küçük şeyler. Ama insana karşısındakinin kendini düşündüğünü hissettiren küçük şeyler. İlla hediye olması da gerekmiyor, bazen iki üç kelimelik bir söz bile insanı mutlu etmeye yetebiliyor çünkü. 
Yarın meydan okumada görüşmek üzere :)

Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf

Yazarı: Sabahattin Ali
Sayfa sayısı: 220
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

"Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olmayacağını sanıyordu."

Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikayesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

Sabahattin Ali büyük romanı Kuyucaklı Yusuf'ta lirik ve romantik bir kahramanın yanı sıra, zalim ve ağulu bir taşra portresini bütün aktörleriyle gözümüzde canlandırır. (arka kapaktan)

Sabahattin Ali edebi yaşamında epey üretken bir öykü yazarı olmasına rağmen yazdığı üç roman (Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna) ile de edebiyat tarihimizde çok büyük önem teşkil eden bir yazar oldu. 2016 yılının sonlarına doğru kendisinin bende bulunan bu üç eserini sırayla okumaya karar verdim ve bu yılın başında da bitirdim. Kendisinin ilk romanı Kuyucaklı Yusuf da en sevdiğim oldu kesinlikle. "1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın'ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler." cümlesiyle çarpıcı bir şekilde başlayan bu romanın ilerleyişi de benim için çarpıcı oldu.

Oldukça romantik bir şekilde işleniyor Yusuf'un hikayesi. Daha 6-7 yaşlarındayken annesi ve babası Kuyucak'taki köylerinde eşkıyalar tarafından öldürülüyor ve Nazilli kaymakamı Salahattin Bey, Yusuf'a acıyarak onu evlat edinip evine getiriyor. Salahattin Bey'in yuvası da pek hoş bir yer değil tabii, karısı Şahinde kendisinden 15 yaş küçük ve kendisiyle tamamen zıt bir karakter. Şahinde ve Salahattin Bey'in de küçücük bir çocukları var, adı Muazzez. Salahattin Bey'in tayininin Edremit'e çıkmasıyla oraya taşınıyorlar ve huzursuz aile ortamına rağmen çocuklar birbirlerini çok sevip sayıyor ve güzel sayılacak bir çocukluk geçiriyorlar. Kitabın asıl olarak ele aldığı hikaye bu değil elbet, ne oluyorsa büyüdüklerinde oluyor...

İlk olarak söylemem gereken şey Sabahattin Ali'nin betimlemelerde gerçekten çok başarılı olduğu. Öyle güzel cümlelerle öyle güzel anlatmış ki kitabı okurken kendimi olayların geçtiği yerlerde kahramanların yanında bir seyirciymiş gibi hissettim. Bu sadece fiziksel değil tabii, örneğin Yusuf'un oldukça karmaşık bir iç dünyası var ve bu ruh hallerini okuyucuyu sıkmadan anlatabilmek her yazarın yapabileceği bir şey kesinlikle değil. Romanın ilerleyişini çarpıcı olarak nitelendirmiştim, bir de Yusuf'un iç dünyasından çarpıcı bir örnek vereyim: "Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu." Es geçmemek lazım, Muazzez'in dönüşümü ve iç savaşı da yüreğinizde hissedeceğiniz bir şekilde anlatılıyor.

Karakter seçimlerini çok doğru buldum. Yusuf gibilerinden tutun adaleti satın alabilen ağa çocuklarına kadar pek çok karakter var kitapta. Ancak kitabı bitirdiğimde aklıma Kübra ve annesi takıldı çünkü Kübra'nın hikayesi bariz bir şekilde açıklanmadan son bulmuştu. Bu yüzden acaba benim kaçırdığım bir nokta mı oldu diye araştırdım ve öğrendim ki aslında bu kitap üç cilt olarak planlanmış. 1. cilt bu kitap yani Yusuf'un ve Muazzez'in hikayesi, 2. cilt Kübra ve 3. ciltse yine Yusuf hakkında olacakmış ancak Sabahattin Ali'nin erken ölümüyle bu tek ciltte kalmış.

Beklediğim gibi, oldukça trajik bir şekilde sonlandı kitap. Romantik bir romandı evet, ama aynı zamanda toplumuna ışık tutan bir Anadolu romanıydı, çok da başarılıydı bunda ki halk ve dönem hakkında güzel tespitler yapmış Sabahattin Ali.

Kuyucaklı Yusuf çok beğendiğim bir kitap oldu. Oldukça uzun zamandır okuduğum kitapları buraya yazmamıştım ama özellikle bunu yazmayı istedim, hatta yazının başında gördüğünüz gibi kitabın fotoğrafını çektim :)

"Bizim küçük Anadolu şehirlerimizde bu müzmin evlenme hastalığı daima hüküm sürmektedir. En kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar ve kör gibi, önlerine ilk çıkanla evleniverirler. Tabii bu evlenmede herhangi bir müşterek hayattan ziyade, erkek için evde bir kadın bulunması; kız için de "münasipçe bir kısmet" varken kaçırılmaması düşünülmüştür.

"Evde meram anlatmaya asla imkan olmayan, seviyesi, ahlak telakkisi, dünyayı görüşü ve itiyatları büsbütün ayrı bir mahlukla daimi bir beraberlik insanı dış hayatta da bedbin yapar ve bütün insanlardan şüpheye düşürür."

"Niçin hayatının bu en büyük arzusunu, şimdiye kadar belki yine içinde, fakat en gizli yerlerde saklı duran bu arzuyu, hapsedildiği yeri parçalayarak ortaya çıkar çıkmaz, öldürmeye mecbur kalıyordu?..

11 Ocak 2017 Çarşamba

Double Indemnity (1944)

Yönetmen: Billy Wilder
Senaryo: Billy Wilder, Raymond Chandler, James M. Cain
Oyuncular: Fred MacMurray, Barbara Stanwyck, Edward G. Robinson, Porter Hall, Jean Heather, Tom Powers, Byron Barr
Süresi: 1 saat 47 dakika
IMDb puanı: 8,4
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Senarist olarak başladığı kariyerine 1942 yılında yönetmenliği de eklemiş Billy Wilder. Yönetmen olarak kendisinin izlediğim ilk filmi 1950 yapımı Sunset Boulevard'dı. Film-noir türünün klasik örneklerinden biri olan film beni gerçekten çok etkilemişti, zaten şu an da en sevdiğim filmlerden biri. Kendisinin yine film-noir türünde ve kültleşmiş bir başka filmi olan Double Indemnity'ı duyunca bana da bir an önce izlemek düştü tabii. Sonuç: favorilerim arasına giren bir başka yönetmenlik, oyunculuk ve senaryo harikası...

Her ne kadar bu film Sunset Boulevard'dan önce çekilmiş olsa da ben ilk önce Sunset Boulevard'ı izlediğim için onunla kıyaslayacağım. Tıpkı Sunset Boulevard'daki gibi film, filmin sonuyla başlıyor. Yani film boyunca seyirci uzun bir flashback sahnesini izliyor. Olaylar, bir sigorta şirketinde çalışan pazarlamacı Walter Neff'in üzerinden işleniyor. İlerleyen sahnelerde de femme fatale kavramının en büyük örneklerinden biri olan Phyllis Dietrichson ile tanışıyoruz. Bu ikilinin hikayesi tam da filmin afişinde esprili bir şekilde yazdığı gibi: "From the moment they met, it was murder!"  Bir cinayet oluyor, tamam, ancak bu cinayetin işlenişindeki ve bunun çevresinde gelişen olayların işleyişi o kadar sürükleyiciydi ki adeta ekrana mıhlandım. Filmin kusur bulamadığım, akıcı, zekice bir senaryosu ve seyircinin ilgisini çeken diyalogları var. Hatta senaryo olarak Sunset Boulevard'dan daha çok beğendiğimi söylemem gerek. Ana karakterlerin her ikisinin de tam olarak kötü ya da tam olarak iyi olmaması filmde çok başarılı bir şekilde işleniyor. Aynı şekilde diğer karakterler de filmde kilit role sahipler ve tüm oyuncular çok iyi oyunculuklar sergiliyor.

Filmin ana karakterleri Phyllis ve Walter'ın ekrandaki kimyaları tartışılamaz herhalde. İkisinin birbirleri arasındaki ve oyuncuların kendi karakterleriyle aralarındaki uyuma hayran kalmamak elde değil. Olayların gerçekleşmesi -özellikle de ikilinin ilişkisi- filmin 1 saat 47 dakikalık süresine rağmen ince işleniyor. Filmin sonunu biliyor olmama rağmen izlerken gerildim ve sonunda ne olacağını, daha doğrusu sona nasıl ulaşılacağını bilmek istedim. Henüz başlangıcında şoke edici bir film olacağını gösteren Double Indemnity'ı izlemediyseniz mutlaka izleyin derim. Sinemada siyah beyaz dönemin kusursuz denilebilecek en iyi filmlerinden biri, verdiğiniz süreye kesinlikle değiyor. Ayrıca ne kadar çok esere ilham verdiğini görmek de cabası :)

8 Ocak 2017 Pazar

Bugün geçen sene 10 Ocak'ta kaybettiğimiz muhteşem insan (? :) ) David Bowie'nin doğum günü. -1 sene ne çabuk geçmiş- Yaşıyor olsaydı 70. yaşına girecekti. Belki 70. yaşını göremedi ancak 69 yıla çok şey sığdırdı Bowie. Çok olduğu kadar değerli de olan şeyler bunlar ki onu kaybetmemizin üstünden uzun zaman geçse bile hatırlanacak, özlemle anılacak bir isim o. Dünyaya David Bowie kadar yaratıcı, üretken ve yetenekli bir ismin daha düşmesi pek olası gözükmese de o çok büyük bir kitleyi etkiledi ve şu anda da çok uzaklardan etkilemeye devam ediyor. Onun müziğinin içine girdikçe, sürprizlerle dolu kişiliğini -ya da kişiliklerini- tanıdıkça ve yaptıklarını gördükçe ona karşı büyük bir sevgi ve hayranlık beslememek elde değil. David Bowie'den bahsederken kendisi için kullanmayı en çok sevdiğim kelime devrim kesinlikle. Çünkü yaptığı şeyler müzikle sınırlanmamış, yaratıcılığı da ömrü boyunca asla kaybolmamış.

Aslında Bowie hakkında daha söylenecek çok şey var ama benim uzatmak gibi bir niyetim yok. İyi ki doğmuş, iyi ki David Bowie olmuş, iyi ki bizlere bu kadar çok eseri vermiş. Bu dünyadan bir David Bowie geçti ve onu unutabilmek mümkün değil.

Ayrıca bugün sürpriz bir şekilde No Plan EP'si yayınlandı.