24 Şubat 2016 Çarşamba

Truman Capote - Tiffany'de Kahvaltı

Özgün adı: Breakfast at Tiffany's
Yazarı: Truman Capote
Çeviren: Meral Alakuş
Sayfa sayısı: 126
Yayınevi: Sel Yayıncılık

1940'lı yılların New York'unda hareketli cemiyet hayatı öğleden sonra barlarda içilen martinilerle başlar, Tiffany'de edilen şampanyalı kahvaltılar ile son bulurdu. Bu renkli hayatın ilginç simalarından Holly Golightly, küçük dairesinde erkek arkadaşları için verdiği ev partileri ile dikkat çekiyordu.

Görünüşte eğlenceli ama yüzeysel bir hayat süren Holly'nin yaşamı çözülmeyi bekleyen gizemlerle yüklüydü. Genç bir yazar adayı ise bu gizemleri çözmek için çoktan yola çıkmıştı bile... (arka kapaktan)

İlla ki Blake Edwards'ın yönettiği Breakfast at Tiffany's filmini duymuşsunuz ve izlemişsinizdir. Dün, kültleşmiş filmin uyarlandığı yine kültleşmiş kısa romanı bir solukta okudum. İlk söylemem gereken şey filmi epey önceden izlediğim, ama sanırım bu akşam bir daha izleyeceğim. Çünkü okuduğum kitapta daha hüzünlü bir Holly Golightly gördüm.

Holly yani Lulamae çok küçük bir yaşta anne ve babasını kaybeden gencecik bir kızdır. Hayatında sadece erkek kardeşi Fred kalmıştır, sürekli olarak birilerinin yanında kalmaktadırlar. Son kaldıkları aileye daha fazla dayanamayıp oradan da kaçarlar ve bir adam o zaman henüz on dördündeki Lulamae ile evlenir. Kocasının evinde onun çocuklarına da üvey annelik yapmak zorunda kalan Lulamae buraya da dayanamaz ve kaçar. İsmini Holly olarak değiştirir, zengin birisiyle evlenir, dönemin New York cemiyet hayatını yaşayıp ünlenmeye çalışır. Geçmişindeki gerçekler onun canını yakar; bu yüzden bunları yok sayar, kurduğu pembe dünyasında yaşamaya çabalar.

Holly karakterini dünyaya sevdiren kişi kesinlikle Audrey Hepburn'dür diye düşünüyorum. Ancak Holly'de az çok kendinizden bir şeyler bulduysanız bunun için Audrey'e gerek pek yok. Hikayesine derinlemesine inme imkanı bulunmasa da az çok hüznünü görüyorsunuz. Her sabah elinde çöreği Tiffany vitrinine bakarak gerçeklerinden kaçabilen Holly (uyuşturucu dahi bu etkiyi kendisinde yaratmamıştır) belki de Amerikan rüyasıyla yaşamış pek çok kadını gösteriyordu bizlere... Erkekleri parmağında oynatan çekici bir genç kadının içindeki arayış; hüzünlü ve karamsar hava beni gerçekten etkiledi. Ayrıca kitap, adını öğrenemediğimiz anlatıcının ağzından yazılmış; Holly kendisini çok sevdiği kardeşine benzettiği için ona Fred diyor. Okumadıysanız okumanızı şiddetle öneriyorum.

En kısa zamanda dönemi dolayısıyla epey sansüre uğramak durumunda kalmış filmi tekrar izleyip görüşlerimi de paylaşacağım. Kitaptan Holly'nin aslında kendisini anlattığı bir alıntıyla yazımı sonlandırmak istiyorum.
"Kalbini bir yabaniye vermemelisin: Onları ne kadar çok seversen, onlar o kadar kuvvetlenirler. En sonunda ormana kaçacak kuvveti kazanırlar. Ya da bir ağacın en tepedeki dalına uçarlar. Sonra daha yüksek bir ağaca. Sonun bu olur Bay Bell. Eğer kendini yabanıl bir şeye kaptırırsan, sonunda gökyüzüne bakakalırsın."

6 yorum:

  1. Kitabını okumak istediğim için, henüz filmini izlemedim ama çok merak ediyorum :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Umarım en kısa zamanda okur ve izlersin :))

      Sil
  2. Konusu ilgimi çekti aslında, hareketli bir kitaba benziyor.. Ekliyorum okunacaklar listeme o zaman :')

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bir an önce senin de yorumunu okumak isterim :)

      Sil
  3. Alıntı çok güzel, sırf o yüzden okuyacağım galiba :)

    YanıtlaSil

Görüşleriniz benim için çok değerli :)