21 Mayıs 2019 Salı

Game of Thrones Final Sezonu İncelemesi


   Merhabalar.
Yıllardır en ince ayrıntısına dikkat ederek izleyip okuyabildiğimiz kadar teori ve yorum okuduğumuz efsane dizi Türkiye saatiyle bu sabah 5 buçuk civarında sona erdi. Normalde üstüne konuşmak bile istemediğim bir sezon olmasına rağmen ileride yaşadığım hayal kırıklığını görmek adına bu sezonu ve hatta genel olarak diziyi yorumlamak istedim. Öncelikle istediğim şeyler olmadığı için beğenmeme gibi bir durumun söz konusu olmadığını belirtmek istiyorum. Eğer böyle düşünenler varsa Ned, Robb, Oberyn gibi çok sevilen bir sürü karakterin ölümünü de kimsenin istemediğini ve o zamanlarda dizinin yerden yere vurulmadığını, aksine herkesin ağzı açık bir şekilde diziyi izlediğini hatırlatmak isterim. Dizinin benim için bütün sıkıntılı yönlerini ilerleyen kısımlarda elimden geldiğince ve spoilerlı olarak aktaracağım. Ama önce genel konuşalım.

 2011'de bu dizi yayın hayatına başladığında sektöre yepyeni bir soluk getirdi. Dizinin ana karakteri gibi gözüken iyi adamın daha ilk sezondan ölmesiyle başlayan şok dalgası gittikçe büyüdü, insanlar bu diziye bağımlı oldular. Ben henüz lisenin ilk yılındayken diziye adını veren serinin ilk kitabını okuyarak bu büyüleyici evrene adım atmıştım. Dizinin 4. sezonu yayınlanmıştı ve benim hedefim kitabı okuyup o kitabın konu edildiği sezonu izlemekti. Tabii bu kadar etkileyici ve sürükleyici bir diziye başladığımın farkında değildim, o yüzden kısa zamanda diziyi bekletme fikri raftan kalkmıştı. Dizinin senaryosu George R. R. Martin'in her konuda inanılmaz detaycılığı, müthiş betimlemeleri ve etkileyici replikleriyle dolu kitaplara yetişince ister istemez ayrı yöne sapma durumu oluştu. Seneler içerisinde birçok kez kitapların ve dizinin sonunun aynı olacağına dair açıklama yapılmış olsa da D&D ve GRRM arasında ciddi bir anlaşmazlık olduğu ve bunun hikayelerin gidişatı kaynaklı olduğu çok açık. Bir türlü gelmeyen The Winds of Winter ama devam etmek zorunda olan dizi, kitaptaki önemli karakterlerin diziye dahil edilmemesi veya hikayelerinin değiştirilmesi ve sonunda GRRM'nin danışmanlık görevinden ayrılmasıyla işler yavaştan sarpa sarmaya başladı. Bunlar etkisini 7. sezona kadar minimum düzeyde gösterdi, 8. sezonda ise dizi artık bambaşka bir hal aldı. İlk 6 sezon sonrası 7 ve 8. sezonları art arda izleyecek her yeni izleyicinin de bu fikrime katılacağını düşünüyorum.


 8. sezon, malum final sezonu olması ve 1,5 sene ara sonrası gelmesiyle beklentilerin tavan yaptığı bir sezondu. Ama finale kadar öyle ilerledi ki 6 haftada beklenti ya da heyecan adına hiçbir şey kalmadı. Her bölüm sonrası sızdırılmış denmesine rağmen ihtimal verilmeyen ve herkesin alay ettiği saçma sapan senaryo eksiksiz doğru çıktı. Peki her şey berbat ötesi miydi? Elbette hayır. Öncelikle 8 sezondur her sahneye anlam katan müzikleriyle Ramin Djawadi bu sezon da kimseyi şaşırtmadı. Daha önce dinlemediğimiz Jenny of the Oldstones hem Djawadi, hem Florence Welch hem de Podrick yorumuyla unutulmaz bir eserdi mesela. Aynı şekilde 3. bölümün sonlarına doğru Night King'in Bran'a doğru yürümesiyle başlayan o sekansta çalan The Night King de sezonun unutulmazları arasında.

 Winterfell Savaşı'nın olduğu bölümün karanlık ve izlenmesi zor olması dışında sezonda görsel şölen olarak nitelendirilecek pek çok sahne var. Örneğin Dany'nin King's Landing'i yaktığı bölümün sonunda Arya'nın karşısına çıkan beyaz at sahnesi. Oldukça şairane bir sahne olmasına rağmen son bölümde hiçbir noktaya bağlanmadığını da hatırlatmak isterim. Her neyse, ben bu sezon hikayenin rezil rüsva oluşundan ne kadar mutsuzsam gördüklerimin yansıtılış biçiminden de bir o kadar mutluydum. Örneğin Winterfell Savaşı'nın karanlık ve seçilmesi zor oluşu beni iyice germişti, bölümü adeta ekrana mıhlanarak izlemiştim. Kötü hikayesi ve kurgusuna rağmen sinematografisi iyi bir iş izledik. Oyuncular da bu sene kendi zirvelerindeydi. Özellikle donuk oyunculuğundan nefret ettiğim Emilia Clarke bu sezon iyice kafayı yemiş Dany'yi çok iyi yansıttı. 


 İlk 2 bölüm giriş bölümleri olduğu için çok büyük tepki toplamadılar. Zaten fırtına öncesi sessizliğin çok güzel anlatıldığı, diziye veda niteliğindeki 2. bölüm sezonun en iyi bölümüydü. Bu bölümde herkesin ölüme hazır olması, güzel diyaloglar beni çok etkiledi. Ayrıca sırayla Jon'un ve Dany'nin Jon'un gerçek kimliğini öğrendikleri bu bölümler olması gerektiği seyirdeydi.

 Sonra sezonlardır beklenen asıl ve büyük savaşın olduğu 3. bölüm geldi ve dananın kuyruğu tam da orada koptu. 7 sezon boyunca hep asıl savaşın onlarla olduğu vurgulanan Akgezenler'i bitirmesi gereken kişinin Azor Ahai olmasını bekliyorduk. Hiçbir altyapı kurulmadan, sadece geçmiş sezonlarda Melisandre'nin Arya'ya ettiği "Sen kahverengi, yeşil, mavi gözleri öldüreceksin." lafını kullanarak akla hayale sığmaz bir şekilde Arya Night King'i öldüren kişi oldu. Ben hiçbir zaman Night King'in herkesi ordusuna katmasını isteyen değişik hayranlardan olmadım, aksine bir an önce bu savaşın yapılması gerektiğini düşünüyordum. Uzun gece nasıl bir günde biter, Night King tek darbeyle nasıl ölür gibi eleştirilere de kesinlikle katılmıyorum. Ölüleri öldürmenin yolları belli zaten, Valyrian çeliğiyle ölüp gitmesi kadar doğal bir şey yok. Zaten Night King Bran'a doğru yürümeden önce artık işi garantilediğini düşünüyordu, hiçbir zaman da kendisini riske atacak şekilde en önden savaşmadı çünkü kendisi de gayet öldürülebilir. Ama D&D'nin insanları şaşırtmak uğruna bu büyük görevi Arya'ya vermesi saçmalıktan başka bir şey değildi. Arya'nın serideki en büyük görevinin Night King'i öldürmek olması gerçekten anlamsız. Bu kız yaşayan insanlardan intikam almak uğruna Westeros'un en iyi suikastçilerinden biri oldu ve kendisi olmaktan kopamadığı için Faceless Man olmadan geri döndü. Bu müthiş hikaye 7 sezon boyunca Akgezenlerin geldiğini bilmeden yaşamış Arya'nın Night King'i öldürme misyonuyla kapatıldı. Cersei'den intikam almak için King's Landing'e giden ve orada Dany'nin yaptıklarını görüp ondan iyice nefret eden Arya hikayesi de hiçbir yere bağlanamadan kapandı. Keşke hikayesi ve karakter gelişimi düzgün kapatılamayan tek karakter Arya olsaydı.


 Şundan 2 sene öncesine kadar dizinin en sevilen karakteri Dany'ydi. Hatta Amerika'da birçok ailenin çocuklarına Khaleesi ismini verdiği haberlerine illa ki denk gelmişsinizdir. Ben çok uzun zamandır onun içindeki merhametsizlikten ve kendi kendini inandırmış olduğu kaderciliğinden hoşlanmadığım için karakterden nefret ediyordum. Hatta 6. sezonu burada yorumlarken Dany'den bahsetmek istemiyorum demişim :P Ama bu kadın hiçbir zaman bu kadar da manyak olmadı. Delirmesini Jon'un ondan daha haklı varis olmasına, ihanetlere, ejderhasının ve en yakın arkadaşının ölmesine bağladılar ama bunların hepsi o kadar hızlı, zorla ve mantık hatalarıyla dolu gelişti ki seyirciye kendini kabul ettiremedi.

 Dany'nin içinde hep bir boyun eğmeyeni yakma isteği vardı ama yarınlar yokmuşçasına koskoca şehri ve masum insanları yakması kendisinden nefret eden bana bile inandırıcı gelmedi. Ölümünü meşrulaştırmak adına safi kötü ve manyak gibi gösterilen Dany bu sezon hiç eskisi gibi değildi. Paranoyak bir Dany portresini 6 bölümde çizmeye çalışmak her şeyi yavaştan işlemiş bu diziye yakışmıyor. Sonuç olarak Dany uğruna her şeyi yaptığı Iron Throne'a bir kez oturamadan öldü. Bana kalırsa Dany ölmeliydi ve onu öldüren kişinin Jon olması da kesinlikle gerekliydi ama bu hikayenin bir şekilde sürekli bahsi geçmiş Azor Ahai'ye bağlanmamış olması beni çok rahatsız etti.

 Sezonun en güzel sahnelerinden biri Jon Dany'yi öldürdükten sonra gelen Drogon'un onu dürtüklediği ve Iron Throne'u yaktığı sahneydi. Drogon'un Jon'dan ziyade tahtı yakması çok anlamlı, ejderha annesinin bu noktaya gelmesinin sebebinin bu taht olduğunun farkında. Oldukça duygusal ve etkiliydi.


 Karakter gelişiminin çöpe atılması olayının en büyük mağduru olan Jaime Lannister'da sıra. İlk bölümde kendi kız kardeşiyle ilişkiye giren, küstah ve altın rengi saçlı bir Jaime vardı ve kendisi Bran'in sakat kalmasına neden olmuştu. Sezonlar ilerledikçe bu adam bambaşka biri oldu, ama bu öyle yavaş ve ilmek ilmek işlendi ki herkes o berbat adama hayran kaldı. Herkes Jaime'den tıpkı kehanette olduğu gibi Cersei'yi öldürdüğü bir son bekliyordu ama Jaime'ye 1. sezonda nerede başladıysa orada bitirdiği bir son layık görüldü. Beni bu sezon en çok üzen olay buydu. Jaime Lannister bu hikayeden çok çok daha iyisini hak ediyordu. 7 sezon boyunca yaşadığı her şeyin bir kenara paçavra gibi atıldığı saçma sapan bir sonu değil. Azor Ahai olmasını beklerken sözde her zaman zayıf noktası olmuş Cersei'ye geri dönmesi bu karaktere hakaret resmen. Madem bu adamın çapı bu kadardı Bran neden onu affetti? Bran'in Jaime'ye söylediği "Burada olman gerekiyordu." lafının tek bir anlamı bile yok. Olayı Brienne ile birlikte olup Cersei'ye geri dönüp kollarında ölmek olan bir karakterin Winterfell Savaşı'nda olup olmaması akışı hiçbir şekilde değiştirmezdi. Aynı şekilde zamanında Çılgınateş ile şehri ve dolayısıyla masum insanları yakacak Mad King'i öldürmüş Jaime'ye "Masumlar umrumda değil." dedirttikleri rezalet denecek bir sahne de izledik. Jaime'ye yapılanlar benim gerçekten çok canımı sıktı, düşündükçe sinirleniyorum hala :)

 Ben 6. sezonun son bölümüne kadar Cersei Lannister'ı sevmedim, sadece konu evlatları olduğu zaman her şeyi nasıl bir yana koyabildiğini görüp kişiliğini göz önünde bulundurarak takdir ederdim. Tüm çocuklarını kaybettikten sonra babasının annesini kaybettiğinde yaşadığı dönüşümü yaşayıp kaybedeceği bir şeyi kalmadıktan sonra yaptıkları beni hep etkilemiştir. Birçok kötülük yapmış olmasına rağmen Cersei adeta melekmişçesine öldü. Çaresizliği, Jaime'sinin onun için geri dönmesi, bebeğinin yaşamasını istemesi... Karakteri çok sevsem de hak ettiğinden çok daha iyi bir ölüm sahnesinin verildiğini düşünüyorum. Ama biz tüm kale yıkıldı sanarken son bölümde gördük ki meğer biraz daha ileride dursalarmış üstlerine tuğlalar çökmeyecek, yaşayacaklarmış. Bu tesadüf üstüne kurulu saçma hikaye çok sinir bozucuydu.

 Iron Throne'a oturan son kişi olan Cersei için Twitter'da okuduğum "Westeros'tan bir Cersei Lannister geçti." yorumunu alıntılıyorum ve Lena Headey'e müthiş performansı için teşekkür ediyorum. İçine edilmiş onlarca karakter arasında hiçbir hasar almadan defteri kapandığı için çok mutluyum.


 Jon Snow... 5 ve 6. sezonlarda sevmediğimi düşünsem de bu sezon gördüm ki en sevdiğim karakterlerden biri kendisi. Ve bunu bu sezonki "Dany bizim kraliçemiz, o ne derse o olur!!!" ana fikirli robotik repliklerine ve çizdikleri salak ama sadık imajına rağmen söyleyebiliyorum. Jon, Buz ve Ateşin Şarkısı'nın ta kendisiydi. Çok sonradan öğrense de meşru bir Targaryen-Stark olmasına rağmen tüm kardeşleri/kuzenlerinden daha Kuzeyliydi. Babası/dayısı Ned'e o kadar çok benziyordu ki Catelyn Jon'u her gördüğünde Ned'i hatırlıyordu. Seride hikayesi en özel karakter kendisi olsa gerek. Bir piç olarak yaşadı, dayanamayıp Duvar'a gitti, ölülerle savaştı, sevdiği kadını kollarında kaybetti, Lord Commander oldu, ihanete uğradı, öldü, dirildi, dizinin en büyük savaşlarının çoğunda en önde yer aldı, ejderha sürdü, meşru bir Targaryen-Stark olduğunu öğrendi, King in the North oldu, Varys'in ısrarlarını reddetti, Dany hakkında yanıldığını gördü, o hengamede masumları kurtarmak için elinden geleni yaptı, sonra da Tyrion'ın ısrarlarına dayanamayıp Dany'yi öldürdü. Ve bu inanılmaz hikayenin sonu ceza olarak Duvar'a gönderilmesiyle bitti. Bu konuda kendimi çok zor tutuyorum gerçekten. Dany varken de yokken de taht için en büyük aday olarak gösterilen bu inanılmaz karakteri cezalandırıyorlar. Kimin haddine diye bağırmak istedim bu olayı izlerken. 

 Tyrion Jon'a Dany'yi öldürmesi için adeta yalvardı. Yaptıklarından sonra koskoca diyarda Lekesizler ve savaşta neredeyse yok olmalarına rağmen bölünerek çoğalmış Dothrakiler haricinde Dany'yi tahtta görmek isteyen yoktu. Ama Jon kendisinden isteneni yapınca hiçbir önemi olmayan Lekesizler uğruna Westeros (özellikle de kardeşleri ve Tyrion) en büyük kahramanını harcamayı tercih etti. Jon'un tamamen Kuzey'e ait bir adam olduğunu ve makam mevki derdinde olmadığını hepimiz biliyoruz. Ama böylesine bir adamı zaten Westeros'u terk edecek Lekesizler komutanı uğruna çöpe atmak kabul edilir şey değil. Kendisi kral olmak istemeyip "Ben buraya aitim." diyerek Kuzey'e gitmeyi tercih etseydi bu konuda hiçbir eleştirim olmazdı. Ama önemi olmayan, sen kimsin dedirtecek insanların Jon'u cezalandırması kadar saçma bir iş yok. Jaime de Kral'ı öldürdü, o cezalandırıldı mı? Westeros'ta tahttaki insanı ortadan kaldırırsan tahtı ele geçirmenin cezası mı var?

 Varys'in idamı öncesinde tüm krallığa Jon'un asıl kimliğini söylediği mektuplar gönderdiğini sandığımız sahnenin de meğer hiçbir anlamı yokmuş. Çünkü tüm diyardan lordların ve leydilerin bir tanesi bile kralımız Jon olsun demedi. Yani senaristler öyle saçma bir iş yaptı ki dizinin EN BÜYÜK ters köşesi olan Jon'un bir Targaryen-Stark olması, hatta daha da önemlisi onu taht sırasında en başa taşıyan meşru bir çocuk olması bilgisi tek bir işe bile yaramadı. İlla bir kılıf uyduracaksak Dany ve Jon ilişkisinin bitmesine sebep oldu diyebiliriz. Uzun lafın kısası serinin en önemli karakterine de böyle saçma sapan bir veda etmiş olduk.

 Bu arada bütçe yetersizlikleri yüzünden Ghost'u göremiyorduk ama sonlara doğru şükür kavuştular. Sezonun güzel nadir sahnelerinden biriydi, söylemeden geçmek olmaz.


 Sansa karakter gelişimini düzgün tamamlayan nadir karakterlerden biri ve bu sezon ne dediyse haklı çıktı. Onu bağımsız Kuzey'in Kraliçesi olarak görmek beni çok mutlu etti ama abisiyle/kuzeniyle beraber yönetmelerini izlemeyi tercih ederdim. 

 Bran ise şu an diziye bakarsak kral olmak uğruna milyonları harcamış bencil bir çocuk olarak görünüyor. Night King ile bağlantısı sorusuna yanıt bulamadan veda ettik kendisine. Sakattan kral olmaz tarzı anlamsız bir eleştiride bulunmayacağım ama "Ben artık başka bir şeyim." diyerek Winterfell lordluğunu reddeden Bran'e kral olma teklifi gidince "Bunca yolu niye geldim sanıyorsun?" cevabını vermesi rezaletten başka bir şey değil. Bu konunun üstüne konuşmak bile istemiyorum. Kuzey'in bağımsız olması ama Dorne'un bağımsızlık istememesi, Bronn'un sırf bir yerden hikayeye dahil edilmek için anlamsızca Master of Coin olması, dizinin son replikleri olan konsey muhabbetinin kerhane üstüne kurulu anlamsız bir geyik muhabbet olması... Her şey o kadar vasat bir şekilde son buldu ki hala inanasım gelmiyor.

 Tyrion 2 sezondur maymuna dönmüştü. Bu sezon Sansa ile kendilerini öldürmeye hazırlanmaları, Jaime'ye vedası, Jaime ve Cersei'nin cesedini bulması gibi duygusal yoğunluğu olan nadir iyi sahnelerde yer alıyordu. Ama yine de sürekli aptalca işler yapmaya devam etti. Yine de finalden en avantajlı çıkan isim kendisi olabilir. Bu avantajını Jon'u Duvar'a göndermemek için kullanmasını da dilerdim.


 Şu an son bölümün IMDb puanı 4,5 ve 8 altına düşmeyen bir dizi için bu korkunç bir rakam. Bu kadar iyi başlamış ve devam etmiş bir işin bu kadar kötü ve sanki aceleye gelmiş gibi bitmesi insanları çok üzdü. Keşke dizi kalitesini ve çizgisini hiç bozmadan bitme imkanı bulsaydı. İnternette zilyon tane teori var diye en altyapısı olmayan, anlamsız senaryoyu eleme yöntemiyle oluşturmasalardı. İyi olan her şeyi gözden çıkartarak niye izledim bu diziyi vs. diyecek halim yok. Televizyona milyonda bir gelecek müthiş bir iş izledik. Sonu ise daima büyük bir hayal kırıklığı olarak hatırlanacak. Hepimiz bir yatırım yaptık, diziyi izledik, kitapları okuduk, teorileri okuduk, keyifle zamanımızı verdik ama sonunda yatırımımız elimizde patladı.

 Bu Buz ve Ateşin Şarkısı hakkında konuştuğumuz son yazı değil, çünkü kitaplar henüz bitmedi. Şayet yayınlanırlarsa en azından mantığa oturtulmuş bir hikayeye sahip olacağımıza inanıyorum. Sonuna rağmen böyle bir işi izlememize vesile olmuş herkese saygı duyuyorum. Eşekherif'e de ayrıca teşekkür etmek lazım tabii ki :)

5 Mayıs 2019 Pazar

Lady Stardust'a Merhaba

 Merhaba!
Sayamayacağım kadar uzun zaman oldu buraya uğramayalı. İtiraf etmek gerekirse artık aklıma bile gelmiyordu burası. Şimdi yaz geldi, umuyorum ki sınav senesi olayı hayatımdan çıkmak üzere ve ben de buraları özler oldum. 

Henüz 13 yaşında aldığım Kitap Kuşu adı beni rahatsız ediyor artık. 2013-2014 yıllarında Blogspot kitap ve makyaj blogları tekelinde ilerliyordu. Daha önce de aynı tema üzerinden blog denemelerim olduğu için kitap kısmı beni cezbetmişti. Lise sona kadar makyaj malzemeleriyle ilgim alakam da olmadı zaten. Eh, 13 yaşımda olmanın vermiş olduğu bir öykünme hissiyle hala çok sevdiğim Kitaplık Kedisi gibi kitap ve hayvan kombinasyonlu birkaç bloga benzemek istemiştim ben de ve bu adı almıştım. O zamanı hatırlıyorum; pembe pembe, kuşlar, böcekler ve Kore dizisi ünlüleri fotoğraflarıyla dolu bir blogum vardı. Benim yaşım büyüdükçe kendimi arayışım devam etti, pek çok tarz denedim ve bunların hepsi bir şekilde buraya yansıdı. Örneğin her gencin geçirdiği gotiklik dönemini de buraya yansıtmıştım. Simsiyah bir blog tasarımı, metal-rock karışık müzik listesi, depresif yazılar... Sonra vejetaryen olduğum ve dünyayı değiştirebileceğime inandığım kendi çapımda aktivistlik tasladığım bir dönem gelmişti, sosyal sorumluluk projelerine bilinç kazandırmaya çalışıyordum kendimce. Şu an dönüp baktığımda sanki çevre kirliliğinin farkında olan tek insan benmişim gibi yazılar görmek bana çok komik geliyor :) Ben bile bir şekilde 100-150 kişiye hitap ederek değişik evrelerle dolu bir ergenlik yaşamışım, medya önünde büyümek zorunda kalan çocuk ünlülere buradan sabır diliyorum.

Şu an 18 yaşındayım, 19'a yaklaşıyorum. Dünyayı çözmedim belki ama dönemsel değişimlerim en azından 20 öncesi son yaşlarım için nihai sonucunu aldı. Yazdığım saçma sapan şeyleri de kendimi görmek, o zamanları hatırlamak için bırakacağım. Blogumun adını da değiştiriyorum, aklıma daha iyisi gelmediği sürece Lady Stardust olarak devam etmek istiyorum. Uğramadığım bir kitap alıntıları blogum vardı, adına yaraşacak şekilde Kitap Kuşu bundan sonra orası olacak :)

Sınavıma yaklaşık 40 gün kadar kaldı. Umarım dualarınızı benden esirgemezsiniz. Sınavdan sonra ben de eskisi gibi buralarda olacağım. Şimdilik hiç vaktim olmadığı için Twitter'da yazıyor olacağım. Herkese kocaman sevgiler!

20 Ocak 2018 Cumartesi

2017'de İzlediğim Filmler


2017 biteli 20 gün geçmiş olsa da taslaklarda bu listeyi görünce paylaşmaya karar verdim. Yılı Star Wars üçlemesiyle başlatmıştım, şimdi izlediğim filmlere dönüp baktığımda epey bereketli bir yıl geçirdiğimi görüyorum.

1) Star Wars (1977)
2) Star Wars: Episode V - The Empire Strikes Back (1980)
3) Star Wars: Episode VI - Return of the Jedi (1983)
5) Mad Max 2 (1981)
6) The Circus (1928)
7) The Docks of New York (1928)
9) Ziggy Stardust and the Spiders from Mars (1973)
10) Chelovek s kino-apparatom (1929)
11) The Third Man (1949)
12) One Hundred and One Dalmatians (1961)
13) Six Men Getting Sick (1966)
14) The Alphabet (1968)
15) L'âge d'or (1930)
16) Der blaue Engel (1930)
17) The Sword in the Stone (1963)
18) Factory Girl (2006)
19) Morocco (1930)
20) The Grandmother (1970)
21) Mad Max Beyond Thunderdome (1985)
22) Eraserhead (1977)
23) City Lights (1931)
24) The Elephant Man (1980)
25) The Jungle Book (1967)
26) The Little Mermaid (1989)
27) Aladdin (1992)
29) M (1931)
30) Mad Max: Fury Road (2015)
31) Pink Floyd: The Wall (1982)
32) Alien (1979)
33) Arrival (2016)
34) The Maltese Falcon (1941)
35) Jackie (2016)
36) Frankenstein (1931)
37) Dune (1984)
38) Hacksaw Ridge (2016)
39) All Quiet on the Western Front (1930)
40) The Night of the Hunter (1955)
41) Blue Velvet (1986)
42) Sweet Smell of Success (1957)
43) Aliens (1986)
44) Hidden Figures (2016)
45) La chienne (1931)
46) Trouble in Paradise (1932)
47) Vampyr (1932)
48) Freaks (1932)
49) Alien³ (1992)
50) Hell or High Water (2016)
51) Elle (2016)
52) Wild at Heart (1990)
53) Nocturnal Animals (2016)
54) Captain Fantastic (2016)
55) The Lobster (2015)
56) Fences (2016)
57) Lights Out (2013)
58) Lion (2016)
59) Florence Foster Jenkins (2016)
60) Manchester by the Sea (2016)
61) Moonlight (2016)
62) 20th Century Women (2016)
63) Silence (2016)
64) Zootopia (2016)
65) Las Hurdes (1933)
66) Lost Highway (1997)
67) Paprika (2006)
69) Tokyo Godfather (2003)
70) The Jungle Book (2016)
71) The Straight Story (1999)
72) Mulholland Dr. (2001)
73) Inland Empire (2006)
74) Mommie Dearest (1981)
75) Alien: Covenant (2017)
76) Twin Peaks: Fire Walk with Me (1992)
77) Shanghai Express (1932)
78) Whiplash (2014)
79) King Kong (1933)
80) A Clockwork Orange (1971)
82) Trainspotting (1996)
83) Zéro de conduite: Jeunes diables au collège (1933)
84) Das Testament des Dr. Mabuse (1933)
85) Amadeus (1984)
86) One Flew Over the Cuckoo's Nest (1975)
87) Donnie Darko (2001)
88) Dunkirk (2017)
89) Dial M for Murder (1954)
90) Star Wars: Episode VIII - The Last Jedi (2017)

30 Temmuz 2017 Pazar

We Raise Our Hats to the Strange Phenomena :)

    Kate Bush 59 yıl önce tam da bugün dünyaya geldi. Onu yetiştiren ailesi onun müzikle iç içe büyümesini sağladılar. Kate 11 yaşındayken piyano ve org çalabiliyor, bir yandan da keman çalmayı öğreniyordu. Ergenlik dönemi boyunca kendi bestelerini yapıp şarkı sözlerini yazdı. Kate'in tek ilgi alanı müzik değildi tabii, sinema ve edebiyata özel bir ilgi duyuyordu, bu da yazdığı sözlere yansıyordu. 

 70'lerin ortalarında plak şirketlerinin reddettiği bir demo teybini bir şekilde David Gilmour dinledi ve Kate'in kariyerinin başlangıcında kendisine destek oldu. 1978 yılında ilk stüdyo albümü The Kick Inside yayınlandı. Albümden yayınlanan singlelar çok sevildi, albüm İngiltere listelerinde 3. oldu. Kate eşsiz biriydi, 19 yaşında yayınladığı ilk albüm dinleyiciler olarak bunu sonradan anlasak da resmen bir öncüldü. Kate'in tarzı piyasadakilerden farklıydı, o hem müziğiyle hem danslarıyla hem de görünümüyle benzersiz bir sanatçıydı.

1978 sonlarında ilk albümünün başarısından daha fazla istifade etmek isteyen plak şirketi Kate'e ikinci albümünü hazırlamasını söyledi. Albümün aceleye gelen hazırlanış sürecinden memnun olmayan Kate 1989 yılında bir röportajında albümü Lionheart için şunları söyleyecektir: "Ne kadar çabuk yaptığımız düşünüldüğünde gerçekten harika bir albüm, ama ben albümden yeterince hoşnut değilim." Lionheart ilk albüm kadar sükse yapmadı ama Kate plak şirketinin üzerindeki ve müziğindeki baskısından rahatsızlık duyduğu için ailesiyle birlikte kendi yayımcılık ve menajerlik şirketlerini kurdu ve kendi müziğini devralma yolundaki ilk büyük adımını atmış oldu.

Böylece 1980 yılına gelindiğinde Jon Kelly ile birlikte prodükte ettiği üçüncü albümü Never for Ever'ı yayınladı. Bu albüm müziğindeki kendine dönüşün ilk somut örneği olduğu gibi en iyi örneklerinden de biridir. Never for Ever, Kate'in Birleşik Krallık'ta bir numaraya yükselen ilk albümü olurken, bu başarıyı gösteren ilk Britanyalı kadın sanatçı ve bu listeye bir numaradan giriş yapabilen ilk kadın sanatçı olmasını da sağlayan albüm oldu. Bunca başarıdan sonra Kate 1980 yılının sonbahar aylarında prodüksiyonunu tamamen kendisinin üstlendiği yeni albümünün çalışmalarına başladı. Bu albümün hazırlık süreci 2 yıl sürdü. Bu süreçte müziğinin kontrolü tamamen kendisinde olduğu için bambaşka ve denenmemiş pek çok şeyi denedi, ortaya da en az kendisi kadar benzersiz The Dreaming çıktı. The Dreaming, dünyadaki en enteresan art rock albümlerden biri. Kate'in ortaya çıkardığı en deneysel bu çalışmasında garip vokallerini süsleyen sıradışı enstrümantal uyumu anlatabilmek gerçekten çok zor, onu dinlemek gerek. Bu albüm The Word dergisi tarafından "Zamanımızın Hafife Alınmış Albümleri" listesine alınmış, işte tam da öyle bir albüm.

Sonrasında Kate evinin yanına bir stüdyo inşa ettirdi, tamamen istediği gibi yeni bir albüm hazırlama sürecine girdi. Bu albüm yani Hounds of Love, şu an onun "magnum opus"u sayılmaktadır ve en çok bilinen albümüdür. Bu albüm ikiye ayrılır: birinci yüzü Hounds of Love ve ikinci yüzü The Ninth Wave. İlk yüzü daha çok 80'lerin klasik müzik tarzını taşısa da bu tarzın en iyi örnekleri denebilecek seviyede iyi. İkinci yarısı The Ninth Wave ise çok özel bir konsepte sahip. Bizzat Kate'den alıntılayarak konseptini söylüyorum: "Gece boyunca suyun içinde yalnız kalan bir insan hakkında. Geçmişi, şimdisi, geleceği, gelip onu boğulmadan ayık tutmaya çalışıyor ki sabaha olana kadar uyuyup kalmasın." Albümün bu ikinci yüzündeki 7 şarkı inanılmaz şarkılar, hatta yakın zamanda burada yer almış Hello Earth'ü paylaşmıştım. Bu şarkıları en iyi sürreal bir tiyatroyu dinlemek olarak tanımlayabilirim. Yine deneysellik ön planda ama bu seferki deneysellik The Dreaming'den çok daha farklı. Bazen ürkütücü bazen peri masalından çıkmış gibi vokaller, cesur müzikal denemeler, farklı dillerden enteresan alıntılar... Kate bu albümüyle pek çok önemli başarıya imza attıktan sonra Peter Gabriel'ın hit şarkısı Don't Give Up'ta düet sanatçısı olarak yer aldı. Sonradan en büyük hitlerinin yer aldığı The Whole Story yayınlandı ve bu albüme bir de yeni single hazırladı.

1989 yılına geldiğimizde bu sefer de The Sensual World gibi bir harikayı yayınladı. Bu albüm ABD'deki en başarılı albümüydü. "Mmmh, yes!" O artık kendini kanıtlamış, sanatçılığıyla ön plana çıkan çok özel bir sanatçıydı. 1993 sonlarına doğru The Red Shoes albümü de geldi. The Red Shoes, inanılmaz bir albüm. İlk dinlediğimde bana çok yavaş gelmişti. Birkaç kez daha dinlememe rağmen bu yavaşlık hissi bir türlü geçmemişti ama şu an bu albümü en iyileri arasına koyarım. Alışmanız zor ama sevdikten sonra da bırakmanız zor. Yine konsept bir albümdür, 1948 yapımlı aynı adlı filmden esinlenir. Teması, sanatı tarafından ele geçirilmiş ve kırmızı ayakkabıları çıkarıp bir türlü huzur bulamayan bir dansçının etrafında şekillenir. Ayrıca bu albümle beraber benim henüz izleme fırsatı bulamadığım  The Line, the Cross & the Curve isimli kısa film de yayınlandı.

Bu albüm döneminden sonra Kate Bush çok uzun süre ortalıkta görünmedi. Zaten dikkat edersiniz ki neredeyse hiç özel hayatına değinmedim, çünkü özel hayatını medyatik bir şekilde yaşayan biri asla olmadı. Yukarıda da söylemiş olduğum gibi, o hep müziğiyle ve dehasıyla ön plana çıkan bir sanatçıydı. Epey uzun zaman sonra 2005 yılında sekizinci stüdyo albümü Aerial'ı yayınladı. Çifte CD ve vinyl formatında yayınlanan bu epey uzun albüm de oldukça etkileyici. Diğer albümlerinden çok daha farklı ama The Red Shoes ile değişen ve olgunlaşan tarzının en büyük meyvesi olabilir. Yine bu albümün de uzun uzun konuşulacak enteresan temaları vardı. 2011 yılına geldiğimizde Director's Cut adı altında eski şarkılarını yeniden yorumladı. Bu albümü kötü bulmuyorum ama dürüst olmak gerekirse şarkıların orijinal versiyonlarını, onun çılgın vokallerini daha çok seviyorum. O yüzden pek dinlemeyi tercih ettiğim bir albüm değil.

Ve yine 2011'de Kate'in son stüdyo albümü 50 Words for Snow geldi. Bu albüm kışı anlatır, hatta belki de en güzel anlatan albümlerden biridir. Albümle aynı adlı şarkıda kar için 50 kelimeyi gerçekten söyler Kate. Kışın dinlemenin makbul olduğu çok ama çok güzel bir albüm daha yayınladiktan sonra, 2014 yılında Kate'in 35 yıl sonra ilk canlı performansını Hammersmith Apollo'da sergileyeceği açıklandı ve bu turnenin biletleri tam 15 dakikada tükendi. Before the Dawn denen bu gösteriler 22 gece sürdü. Bu haberin ülkedeki heyecanıyla birlikte sekiz albümü birden Birleşik Krallık listelerine girdi. Bu konserlerde video kaydı almak yasaktı ama herkes ne kadar büyüleyici bir gece geçirdiğini söylüyordu... 2016'nın kasım ayında canlı albüm olarak bu konser de yayınlandı.

Kendimce anlatmaya çalıştığım bu kadın benim gibi onu seven milyonlar için her zaman özel bir yere sahip olacak. Gӧnül isterdi ki burada en sevdiğim 10 sarkısını paylaşayım, ama mümkün değil! :( Üstüne sabahtan beri kafa yorsam dahi 10 tanesini seçemiyorum. Birini seçsem diğerine haksızlık ediyorum gibi geliyor. Bu yüzden burada böyle bir liste yapamayacağım. Belki ileride olabilecek bir şey bu. Ben ilk defa onun bir şarkısını dinlediğimde şarkıyı pek de beğenmediğimi itiraf etmem lazım. En yakın arkadaşlarımdan biri dinletmişti ve vokali bana çok ama çok garip gelmişti. Sonradan kendim açıp ilk albümünü dinlemeye çalışsam da bir türlü Moving hoşuma gitmiyordu. Bu bahsi geçen arkadaşım da bana kızıyordu tabii. En sonunda o ilk şarkıyı dinledikten sonra bu kadını bırakamadım desem yeridir, öyle ki ilk kez blogumda bir sanatçıyı anlattım. Vikipedi'den epey yardım alarak :) Kate tam bir farklı türleri harmanlama ustası, müzikal dehasını en iyi kullandığı konu da bu zaten. Pandomim ve dans eğitimi aldığı için sergilediği performansları ayrı incelenmesi gereken, başlı başına sanat eseri niteliği taşıyan işte bu kadın iyi ki doğmuş! Müziği onu her zaman yaşatacak.

Not: Bu yazıya birtakım eklemeler yapacağım.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Stefan Zweig - Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat

Özgün adı: Vierundzwanzig Stunden aus dem Leben Einer Frau
Yazarı: Stefan Zweig
Çeviren: Mahmure Kahraman
Sayfa sayısı: 71
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

  Kitap, Henriette adlı saygın bir kadının yakışıklı ve genç bir adamla birlikte kaçıp ailesini bırakmasını ele alarak başlıyor. Madam Henriette'in kaçmadan önce ailesiyle kaldığı oteldeki diğer konuklar onun arkasından hararetli tartışmalara girişiyorlar. Kitabın anlatıcısı da bu tartışmalarda Madam Henriette'in arkasından atıp tutanlara "Ben şahsen bir kadının özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılmasını, genellikle alışılageldiği üzere, kocasının kollarında onu kapalı gözlerle aldatmasından daha dürüst bulurum." şeklinde karşı çıkarak onlardan tepki çekiyor. Ancak oteldekiler arasında büyük bir saygınlığa sahip Mrs. C onun bu sözlerinden sonra onunla arkadaşlık kurmaya başlıyor ve bir gün anlatıcıya kendisinin hayatını değiştiren yirmi dört saatini anlatmaya karar veriyor. Kitabın asıl hikâyesi Mrs. C'nin bu yirmi dört saatine ait.

Stefan Zweig onu ilk okuduğumda beni kendisine hayran bırakan bir yazar olmuştu. Nasıl olmasın ki? Zweig'da sade ama bir o kadar da etkileyici bir üslubun yanı sıra muazzam bir karakter analizi yapma yeteneği var. Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat adlı bu uzun öyküsü de onun bu yeteneğinden nasibini almış. Mrs. C anlatıcıya eğer kendisi Anglikan mezhebinden değil de Katolik olsaydı çoktan günah çıkarak bu yirmi dört saatin yıllar sonra bile üzerinde kalmış etkisinden kurtulacağını, arınacağını söylüyor. Bu yüzden bu hikâye aslında bir günah çıkarma veya insanın kendisiyle hesaplaşması olarak görülebilir. Zweig bu hesaplaşmayı okuyucu için vurucu bir şekilde yapıyor. Zaten incecik bir kitap olduğu için ben elime aldığım gibi bitirdim, bırakamadım. Ama daha da önemlisi kitabı bittiği zaman üstüne uzun süre düşündürecek kadar derin buldum. Normalde olumlu bakamayacağımız bir konuya daha farklı açılardan baktığı için ve de sonunda zamanın insan üzerindeki hissizleştirici etkisini gösterdiği için... 

Mrs. C karakterinin işlenişi baştan sona kusursuzdu. Madam Henriette olayıyla vuku bulan anlatıcıyla tanışma, ona kendini açabilme evresiyle günah çıkarmaya başlıyor Mrs C. Sonrasında nasıl bir insan olduğunu, neler hissettiğini, neler yaşadığını okuyarak kendisini tanıyoruz. Bu kadar az sayfayla bu kadar ince bir şekilde karakterin işlenmesi kesinlikle hayranlık uyandırıcı. 

Bu uzun öyküden sonra daha çok Stefan Zweig okumak şart oldu.

Herkesçe malum olaya, bir kadın yaşamının bazı anlarında kendi iradesi ve deneyimi dışında gizemli güçlerin etkisinde kalır şeklinde olumsuz yaklaşmak, aslında yalnızca kendi içgüdümüze ve doğanın şeytani yönlerine karşı duyulan korkuyu ifade ediyor, "kolayca baştan çıkarılanlara" göre kendini daha güçlü, daha akıllı ve daha temiz hissetmek bazı insanlara haz veriyor olmalı. Diğer yandan, ben şahsen bir kadının özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılmasını, genellikle alışılageldiği üzere, kocasının kollarında onu kapalı gözlerle aldatmasından daha dürüst bulurum, dedim. (sf. 8)

O zaman içimi acıtan şey hayal kırıklığıydı... o genç adamın o denli itaatle gitmesinin verdiği hayal kırıklığı... beni durdurmak, yanımda kalmak için hiçbir girişimde bulunmaması... oradan ayrılıp gitmesi konusundaki ilk arzuma minnet ve saygıyla boyun eğmesi... beni kendine çekmek için bir şey yapmak yerine... beni yoluna çıkan bir azize gibi görmesi sadece... ve beni görmemesi... bir kadın olarak hissetmemesi.
Bu benim için bir hayal kırıklığıydı... kendime ne o zaman ne de sonra itiraf edebildiğim bir hayal kırıklığı; oysa bir kadının duyguları, söze dökmeden ve bilincinde olmadan da her şeyi bilir. Zira... artık kendimi daha uzun süre kandırmayacağım; o adam bana o zaman sarılsa, beni o zaman istese, onunla dünyanın öbür ucuna giderdim, hem kendi adımı... hem çocuklarımınkini lekelerdim... insanların dedikodularına aldırmaz, mantığımın sesini dinlemez, Madam Henriette'in daha bir gün öncesinde tanımadığı Fransız genciyle yaptığı gibi, onunla kaçardım... nereye, ne zamana kadar diye sormaz, önceki yaşamıma bir an bile dönüp bakmazdım... paramı, adımı, mal varlığımı, onurumu onun uğruna feda ederdim... dilenirdim, bu dünyada onun beni sürükleyebileceği her türlü aşağılanmaya razı olurdum belki de. İnsanların ayıp dediği, saygın gördüğü her şeyi görmezden gelirdim, şayet ağzından bir sözcük olsa çıksa, bana doğru bir adım atsa, beni anlamayı denese, o an ona tüm kalbimi verirdim. Ama... size söyledim ya, bu garip tavırlı adam bana ve içimdeki kadına göz ucuyla bile bakmıyordu... ben ona teslim olmaya hazırdım, onun aşkıyla yanıp tutuşuyordum ki bunu ilk olarak kendimle baş başa kaldığımda anladım, onun aydınlık, deyim yerindeyse melek gibi yüzünü heyecana boğan o tutkuyu, içimin karanlık dehlizine düşüp terk edilmiş bir kalbin boşluğunda fırtına yaratınca anladım. (sf. 55-56)

Ama sonuçta zaman her şeyin ilacı, alınan yaşın da tüm duygular üzerinde özel ve hafifleştirici bir etkisi var. Ölümün yaklaştığını hissettikçe, ölümün gölgesi yolunuzun üzerine simsiyah düştükçe, olaylar gözünüze eskisi gibi batmıyor, derin duygularınıza artık aynı şekilde seslenmiyor, tehlikeli gücünden çok şey kaybediyor. (sf. 69)

17 Haziran 2017 Cumartesi

The Man Who Fell to Earth (1976)

Yönetmen: Nicolas Roeg
Senaryo: Paul Mayersberg
Oyuncular: David Bowie, Rip Torn, Candy Clark, Buck Henry, Bernie Casey, Rick Riccardo, Tony Mascia, Adrienne Larussa
Süresi: 139 dakika
IMDb puanı: 6,7
Ülke: İngiltere

Walter Tevis
'in 1963'te yayınlanan aynı adlı romanından uyarlama The Man Who Fell to Earth, David Bowie'nin rol aldığı ilk uzun metrajlı film olma özelliğini taşıyor. Filmden bahsetmeden önce biraz o dönemdeki Bowie'ye değinelim istiyorum.

1976'da 29 yaşında olan Bowie, Station to Station albümünü yayınlamıştı. Ayrıca tam bir karakter adamı olan Bowie, Thin White Duke adında yeni bir alter ego yaratmıştı. Dünya Thin White Duke ile Station to Station'da aynı adlı şarkıda "The return of the Thin White Duke/Throwing darts in lovers' eyes" sözleriyle tanışmıştı. Bu dönemde Bowie başta kokain olmak üzere çok ciddi düzeyde bir uyuşturucu bağımlısıydı, aşırı zayıflığını ve faşist söylemler gibi tartışmalı hareketlerini insanlar buna bağlar. Bowie aslında The Thin White Duke'u bu filmde oynadığı Thomas Jerome Newton karakterinden esinlenerek yaratmış. Hatta Station to Station ve Low'un albüm kapakları bizzat bu filmden sahneler.

Daha önce uzun metrajlı bir filmde oyunculuk tecrübesi olmamasına rağmen başrole seçilmesi riskli olmasına rağmen belki de Bowie'nin de o dönemdeki ruhsal durumunu düşünürsek böyle bir karaktere can vermesi çok doğru bir karar olmuş. Zaten düşünün, dünyaya düşen adamı ondan iyi kim oynayabilir? Muhteşem bir oyuncu seçimi olmasının yanı sıra Bowie de karakterini o kadar benimsemiş ki karakterinden esinlenerek kendine yeni bir alter ego yaratmış.


Film bir bilim kurgu filmi ve gezegenindeki kuraklık yüzünden gezegenine su götürmek için dünyaya gelen bir uzaylıyı konu alıyor. Bu uzaylı, yani Thomas Jerome Newton, kendi gezegeninde öğrenmiş olduğu gelişmiş teknoloji bilgilerini kullanarak bir şirket kuruyor. Newton zamanla şirketi sayesinde güçlü ve zengin biri oluyor, hedefi de gezegenine su götürmek için bir uzay gemisi yapmak elbette. Ancak Mary Lou adında bir hizmetçi onu alkol, seks gibi "dünya zevkleri" ile tanıştırıyor. Bu süreçte de Newton başta en yakınındakiler olmak üzere "insanları" tanımaya başlıyor. Başta tek hedefi ailesine ve gezegenine su götürmek olan Newton zamanla amacından uzaklaşmaya başlıyor ve zevklere bağımlı, şiddete eğilimli birine dönüşüyor. Spoiler vermemek adına filmin bundan sonrasını anlatmayacağım.

Filmin verdiği mesaj, yaptığı toplum eleştirisi çok açık. Aslında zevklerden çok insanlar yüzünden gelebileceğiniz noktayı pek de estetik olmayan bir şekilde bizlere gösteriyor. Ama filmin bunu işleyişi o kadar da açık değil, oldukça yorucu bir tempoda ilerliyor. Hatta ben bazı noktalarında izleyicisini elinden geldiğince zorlayan deneysel bir film izliyor gibi hissettim. Ancak filmin tüm kopukluklarına, tuhaflıklarına -özellikle yapıldığını düşündüğüm tuhaflıklar- ve ağır temposuna rağmen bitiminde gayet güzel bir film izlediğinizi fark ediyorsunuz, bu da filmin David Bowie'den sonraki en güzel yanı olsa gerek. Tahmin edeceğiniz üzere soundtracki de çok başarılı. 10 üzerinden puan vermem gerekirse The Man Who Fell to Earth'ün 7'lik bir film olduğunu düşünüyorum.

Filmi ocak ayında izlemiştim, bu yüzden kaçırmış olduğum bazı noktalar olmuş olabilir. Yavaş ilerleyen filmleri izlemekle bir probleminiz yoksa bu filme mutlaka bir şans verin derim. Hatta bu şansı sırf David Bowie için bile verebilirsiniz :)

13 Haziran 2017 Salı

Olan Biten Üzerine

Merhaba,
Biliyorsunuz buralarda sürekli ara verenlerdenim. "Ara vermiştim ama artık döndüm." temalı yazı yazsam bile 1 ay ortalarda gözükmediğim oluyor. Buna bazen geçerli sebeplerim oluyor ama bazen sadece tembelliğim tutuyor. Bir kere koptuktan sonra toparlamak da zor oluyor. Şimdi yine bir ara vermiyorum, aksine buraya daha çok şey yazmak istiyorum çünkü yazacağım çok şey var. Ama yazmamak için birazcık geçerli bir sebep de yolda, geliyor :) Neyse, bu yazımda bu yolda olan sebepten bahsetmek istiyorum, biraz da bazı konularda içimi dökmek istiyorum.

Bildiğiniz gibi "saldım çayıra mevlam kayıra" mantığıyla ilerleyen bir eğitim sistemimiz var. Bu eğitim sistemi inanın idealist, öğrencilerini her şeyden önce bir birey olarak yetiştirmek isteyen öğretmenler için çok zor. Bu yüzden lafımı böyle öğretmenlerden çok eğitim sistemine ediyorum. İşte bu eğitim sistemi de üniversiteye geçişte düzenli aralıklarla sanırım birilerinin canının sıkılması üzerine değişikliklere gidiyor. Ben de eğer yine değişiklikler olmazsa 2018 yılında üniversiteye geçiş sınavlarına girecek olanlar arasındayım ve açıkçası şimdiden çok heyecanlı ve telaşlıyım. Bu yüzden haziran başında tam anlamıyla sınava hazırlığa başlama kararı verdim. Sabah 7-7.30 arası kalkıp 8'de derse geçiyorum. Sonra tüm gün elimden ne kadar gelirse artık. Şu iki günde biraz yavaşladım ama tekrar hırsımı kazanmaya ve istikrarlı bir şekilde devam ettirmeye çalışacağım. 

Liseye başlarken çok heyecanlıydım ama ne yalan söyleyeyim şimdi bitse de kurtulsam diye hayal ediyorum. Beklediğim gibi bir tecrübe olmadı çünkü. Bu yüzden ben de tüm umutlarımı üniversiteye verdim. Hani derler ya vizyon sahibi olacağınız üniversitelere yerleşin diye, ben de gerçekten onu istiyorum. 1 senemi tamamen buna vermeye hazırım, ama şu an önümde olan yaz tatili boyunca akşamları buraya uğrayıp yazmayı da çok istiyorum. Sadece yazmak değil, takip ettiğim onlarca blogu okumayı da çok özledim. Şimdilik düşüncem 3 ay buralarda aktif olmak kısacası. Ve tabii ki umarım sınavlara girdikten ve sonuçlarımı da aldıktan sonra -yani bundan 1 sene sonra- sizlere çok güzel haberlerle dönerim.

Bu yükü saymazsak benim hayatım çok güzel gidiyor. Günlerimi daha programlı yaşadığım için sadece başak burçlarının alabileceği sonsuz bir haz var içimde :) Sadece biraz eve tıkılmış gibiyim, evimin yakınlarında kendimi böyle hissettiğimde atabileceğim bir park bile yok. Gerçi pardon, bir sürü avm var, kafa dağıtmak için oksijenden çok alışverişe, fast-food'a ihtiyacım var tabii. Eskiden evimin yakınlarında kocaman bir park vardı ama şimdi yerinde kocaman bir kafe ve etkinlik yeri tarzında bir mekan var. Bir de ayıp olmasın diye saçma sapan bir park yaptılar ama oraya park diyesim gelmiyor. Huzur vermekten, rahatlatmaktan çok sinirlerinizi bozma etkisi olan bir yer. Bahsettiğimde bile aynı etkiyi yarattı :) 

Bu arada, blogumda bazı ufak değişikliklere gitmek istiyorum. Format açısından hiçbir değişiklik olmayacak elbette, sadece müzik üzerine daha çok yazmak istiyorum. -zaten buralardan uzak kaldığım süreçte en çok yaptığım şey müzik dinlemekti herhalde.- Ama daha çok tasarım yönünde değişiklikler yapmayı umuyorum ve bu konularda pek becerikli olduğumu söyleyemem. Her türlü fikre açığım, fikirlerinizi benimle paylaşırsanız çok mutlu olacağım :) 

Bu yazıyı bu aralar en çok sevdiğim Kate Bush şarkısıyla bitirmek istiyorum. Bu kadına tapıyorum sanırım. Kate Bush hep zamanının ötesinde bir sanatçıydı ve tüm kariyeri boyunca sanatçı kelimesinin hakkını verdi. Ama yine de kendimi bir insan bu şarkıyı nasıl yapabilir diye düşünmekten alamıyorum. Sanki sürrealizmi dinliyormuşsunuz gibi hissettiren benzersiz bir şarkı.

7 Haziran 2017 Çarşamba

Wonder Woman (2017)

Yönetmen: Patty Jenkins
Senaryo: Allan Heinberg, Zack Snyder, Jason Fuchs
Oyuncular: Gal Gadot, Chris Pine, Connie Nielsen, Robin Wright, Danny Huston, David Thewlis, Saïd Taghmaoui, Ewen Bremner, Eugene Brave Rock, Lucy Davis, Elena Anaya
Süresi: 141 dakika
IMDb puanı: 8,3
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Son yıllarda sinema sektörünün en çok rağbet gören yapımları tartışmasız süper kahraman filmleri oldu. Bu filmlerin popüler kültürün derinlemesine içine girmesini Marvel'ın sinematik evrenine borçluyuz. Hâl böyle olunca DC'nin de bu sinematik evren işine girişmesi kaçınılmaz oldu, 2013'te Man of Steel ile DCEU'nun temeli atıldı. Man of Steel çok da beklentileri karşılayamadı ama kendisini takip eden Batman v Superman: Dawn of Justice ve Suicide Squad onu da geçip 2016'nın en merak edilen yapımlarıyken en yerden yere vurulan yapımları olmayı başardılar. Dawn of Justice, seyirciler ve eleştirmenlerce fazla karanlık ve uzun süresine rağmen fazla kopuk bulundu. Suicide Squad için söyleyebileceğim bir şey yok, gerçekten vasat bir filmdi ama Dawn of Justice'in hakkının yendiği konusundaki düşüncem bugün de değişmedi. Bu üç film sonrası DCEU'nun çizeceği rota da gerçekten merak konusuydu. Hepimizin aklında "Bu sefer olacak mı acaba?" sorusu vardı. Eleştirilere bakacak olursak, evet, bu sefer oldu. Ancak elbette eksikleri de var, ben şimdi ikisinden de bahsetmeye çalışacağım.



Film, Wonder Woman'ın kökenine iniyor ve ilk 30-40 dakikası Diana'nın yetiştiği, dünyadan izole olmuş mitolojik Themyscira topraklarında geçiyor. Bana kalırsa filmin en güzel sahneleri burada çünkü hem Diana'nın nasıl yetiştirildiğini ve Wonder Woman olduğunu izliyoruz hem de Amazonların gözünden pek çok mitolojik kişiliği tanımış oluyoruz. Tabii burada Antiope rolünde koskoca Robin Wright faktörü var, kendisini maalesef oldukça kısa süre izlesek de hayran kalmamak elde değil. Konuyu dağıtmayayım, Diana'nın karakter gelişimini izlemek benim için çok önemli bir noktaydı. Marvel'ın filmlerini oldukça popülist bir yaklaşımla ve aynı mantıkla çektiğini düşünsem de karakter gelişimi konusunda DC'den daha iyiler. Ama DC sonunda Wonder Woman ile bunu başarmış çünkü biz bu filmi izleyince Diana'yı kopukluklar olmadan gerçekten tanıyabiliyoruz. Ve tabii ki söylemem gerekir, Gal Gadot muhteşem bir Wonder Woman olmuş. Dawn of Justice'te ilk defa onunla karşılaştığımızda rolüne yakıştırmıştım ve o zamandan beri solo filmini bekliyordum. Bu filmle beni hiç şaşırtmadı, karakteriyle tam bir bütünlük içindeydi. Hatta biraz daha ileri götürüp DCEU'nun şimdilik en büyük silahı kendisi diyebilirim. Bu solo filmle de bu silahlarını çok iyi değerlendirmişler.

Diana ile tanıştıktan sonra çok sevdiğim bir başka oyuncu Chris Pine'ın canlandırdığı Steve Trevor adında İngiliz bir casusla tanışıyoruz. Steve, Diana'nın tanıdığı ilk erkek oluyor ve ona The Great War'u yani 1. Dünya Savaşı'nı anlatmak zorunda kalıyor. Böylece Diana Themyscira kraliçesi annesinden öğrendiği üzere buna sebep olanın Ares olduğunu düşünüyor ve Steve'den onu savaşa götürmesini istiyor. Buradan sonrası da filmin kalan yarısının konusunu oluşturuyor, spoiler vermemek adına üzerinde pek durmayacağım ama şunu söyleyebilirim: filmin Dawn of Justice veya Suicide Squad'daki gibi kopukluklarla dolu bir senaryosu yok. Aksine her şey birbiriyle kendi içinde tutarlı bir gelişim sergileyerek oluyor, iki buçuk saat oldukça sürükleyici bir şekilde akıp geçiyor. Filmin sonundan biraz bahsedeceğim, spoilera girer mi bilmiyorum ama yine de buraya spoiler ibaremi koymuş olayım. spoiler--- Sonu, asıl kötümüz kesinlikle beklenmedik değil. Hatta klişelerden beslendiği bir gerçek. Ancak filme yakışan, olması gereken son da kesinlikle buydu ve ben film içinde aceleye getirilmiş gibi durmasına rağmen çok beğendim. ---spoiler

Aksiyon sahneleri seyirciyi ikiye bölecek nitelikte çünkü büyük çoğunluğu slow-motion tekniğiyle çekilmiş. Ben beğenen taraftayım, genel olarak filmlerin aksiyon sahnelerinden çok hoşlanmayan biri olsam da ilgimi çekti. Ama finaldeki bol CGI yüklü sahneyi bundan ayrı tutacağım.

O kadar övdüm, şimdi biraz da eksik yanlarından bahsetmeliyim. Filmi izlerken perdeye kilitlendim ve kusur bulmakta neredeyse zorlandım ancak sonradan üzerinde düşündüğümde filmdeki bazı şeylerden pek de hoşlanmamış olduğumu fark ettim. Örneğin son zamanlarda filmlerde aşırı yaygınlaşan, ana karakterlerin yanında kendi hâlinde takılan "komik" karakterler burada da vardı ve bana biraz gereksiz geldi. Bir de baştan uzun bir süre İngilizler iyi, barış yanlısı ama Almanlar kötü -Osmanlı da Almanlara silah yapıyor tabii bu arada :)- gibi gösterildiğini düşünmüştüm ama sonradan asıl anlatılanın bu olmadığını görmüş oluyoruz. O yüzden bunu toparladılar diyebilirim. Ancak filmin en eleştirilmesi gereken yanı kesinlikle kötü karakterler. Diana'nın karakter gelişimi ne kadar iyi işlenmişse kötü karakterlerinki bir o kadar kötü işlenmiş. Hatta işlendiğini söylemek hatalı olur çünkü işlenmiyor. Kötülerimizi tanıyamıyoruz kısacası. Ancak sonuca gelirsem, ortaya hem görsel olarak hem de senaryo açısından iyi bir film ortaya çıkmış. Vizyondayken kaçırmamanızı tavsiye ederim.


Dawn of Justice'te Wonder Woman'la her karşılaştığımızda çalan ve seyirciyi ekrana mıhlayan o tema müziğini hatırlıyor musunuz? Onu bu filmde de biraz daha değiştirilmiş şekliyle duyuyoruz. Ekrana mıhlama etkisini yitirmemiş :) Ben yine de Is She With You? versiyonunu buraya koyayım ve yazımı burada sonlandırayım.

27 Nisan 2017 Perşembe

Feud: Bette and Joan (2017)

Bette Davis ve Joan Crawford
Buraya en son yazdığımdan beri çok uzun zaman oldu. Nerelerdeydim, neler oldu bunları başka bir yazıda anlatmayı düşünüyorum. Şimdi yayınlanacağını duyduğum günden beri heyecanla beklediğim yeni bir Ryan Murphy dizisi olan Feud'dan konuşalım.

Sunset Boulevard'ı izledikten sonra düşüncelerimi burada paylaşmıştım ve sevgili Sinemarquez bana What Ever Happened to Baby Jane?'i önermişti, hatta önerisi için kendisine bir kez de buradan teşekkür etmek istiyorum. Bu filmin çok çarpıcı bir hikayesi olduğu kesin, ama onu bir klasik yapan faktörlerden biri başrolündeki iki yıldız Bette Davis ve Joan Crawford. İkilinin müthiş bir performansı var ancak bariz bir biçimde Bette Davis'in performansı daha etkileyici. Karakterlerin birbirlerine karşı hissettikleri her şeyi size hissettiren bu iki yıldızın gerçek hayatta da birbirlerini pek sevmediklerini öğrenmek seyirciyi kesinlikle şaşırtmayacaktır. Feud, bizlere What Ever Happened to Baby Jane'in prodüksiyon döneminden itibaren Joan Crawford ve Bette Davis'in birbirleriyle ve kendi çevreleriyle olan ilişkilerini gösteriyor.

Glee dizisi yüzünden Ryan Murphy ile yıldızlarımız pek barışık sayılmaz. Glee, birkaç bölüm izledikten sonra bir daha asla izlememek üzere kapattığım ve kendimce türünün en kötü örneği seçtiğim bir diziydi. American Horror Story izleyici kitlesi tarafından sürekli methedilmesine rağmen hem Murphy ön yargım yüzünden hem de dizinin oldukça ilerlemiş olmasından onu hiç izlemedim. Ama itiraf ediyorum ki Scream Queens'i izledim ve 1. sezonuyla benim için "guilty pleasure" tabirine uygun bir dizi oldu, izlemekten çok keyif aldım ama bu esnada da bu diziyi beğenmek benim için absürt bir durum oldu. Ama gelgelelim Feud'un konusu çok sevdiğim bir filmin iki yıldızının arasındaki düşmanlık olunca ve dizinin kadrosu da bu kadar güzel olunca yayınlandığı ilk günden itibaren izlemeye başladım.

Kadrosu çok güzel dedim: Joan Crawford rolünde bir Jessica Lange, Bette Davis rolünde de bir Susan Sarandon düşünün. Ve bu müthiş ikiliye ek olarak yıldızları oynayan pek çok yıldız. Oyunculuktan yana hiçbir kusur yok, kostümler ve dekorlar da bu dizinin bir dönem dizisi olduğunu adeta haykırıyor. Bette Davis'in film performansı her zaman için daha başarılı bulunmuş olsa da, Jessica Lange'in Joan Crawford performansı dizide Susan Sarandon'ın Bette Davis'inden daha etkili. Yine de pek çok kişi Lange'in Crawford'ı "ağlak" bir şekilde oynadığını söylüyor. Bence bu oldukça saçma bir düşünce, çünkü Lange'in rolüne gerçekten çok iyi hazırlandığını ve başarılı olduğunu düşünüyorum. Özellikle de Youtube'da bulunabilecek gerçek Crawford videolarını izledikten sonra.

Sadece 8 bölüm süren dizinin tek bir bölümünde bile sıkılmadım; her bölümde ayrı şeyler, gerçeğe en uygun ve seyircinin en çok hoşlanacağı şekliyle işlendi. Feud'da sadece iki büyük yıldızın birbirlerine karşı düşmanlık ilişkisini izlemiyoruz, aynı zamanda bu iki büyük yıldızın kendi hayatlarındaki ve kariyerlerindeki sorunları da izliyoruz. Örneğin hem Joan'ın hem de Bette'nin çocuklarıyla olan ilişkileri de birbirleriyle olduğu kadar problemli. Ancak bir taraftan da o dönem Hollywood'da işlerin kadınlar için ne kadar zor olduğunu görüyoruz. Bunlar gibi birçok konuyu işlemesi dizinin en güzel yanlarından biri. Benim izlerken en çok beğendiğim bölüm 35. Academy Ödülleri'nin yapıldığı bölüm ve final bölümü oldu ancak spoiler vermemek adına ikisinden de bahsetmeyeceğim.

Zaten ömrünü 8 bölümde tamamladığı için bitmesi gerekiyordu, 8 haftadır keyifle ve heyecanla takip ettikten sonra bitmesi beni üzmedi dersem yalan söylemiş olurum. Harika kurgusu, kusursuz oyuncuları ve dönemini çok güzel yansıtması ile 2017'ye ve Emmylere damgasını vuracağını düşünüyorum. Çok güzel, çok özel bir dizi olmuş. What Ever Happened to Baby Jane? filmini izlediyseniz bu diziyi de mutlaka izleyin.

28 Ocak 2017 Cumartesi

Ocak'17

Buraya çok nadir uğrar oldum. Takip ettiğim blogların yayınlarını bile açıp okuyamıyorum. En azından blogum boş kalmamış olur diyerek meydan okumaya katıldım, o da yalan oldu. Bunda kendi bilgisayarımın bozulmuş olmasının katkısı büyük. İyisi mi ben de ocak ayımın özetini burada geçeyim, kendimi de değerlendirmiş olurum diyerekten ayı bitirmemiş olmamıza rağmen bu yazıyı yazıyorum.

Yıla tam istediğim gibi başladım. Hayatımda var olmalarından en çok mutluluk duyduğum insanlarla gerçekten çok güzel bir gün ve gece geçirdim. Şu an o gün ne kadar eğlendiğimi hatırlarken bile gülümsüyorum. Ancak hatırlarsınız ki daha günün ilk saatlerinde ülkemizde korkunç bir terör saldırısı daha baş gösterdi, bizler de yeni yılın ilk sabahında bu acı haberi öğrenerek uyanmış olduk.

Ocak ayının ilk haftaları benim için halledilmesi gereken şeyleri halletmekle geçti. Ayın 16'sına kadar bunlarla uğraştıktan sonra sonunda epey rahatladım. O günden beri de yepyeni albümler dinliyorum, art arda filmler izliyorum ve kalan zamanlarda Shakespeare'in bende olan eserlerini okuyorum. Havanın çok soğuk olması ve buna rağmen her yerin inanılmaz kalabalık olması sebebiyle pek dışarı çıkmıyorum bu aralar. Garip bir şekilde, evde battaniye altında oturmak daha kârlı gelir oldu.

Hâl böyle olunca izlediğim film sayısı da epey fazla olmuş. Ocak ayında kısa filmler dahil olmak üzere -şimdilik- 39 film izlemişim. İzlediklerim arasından en çok sevdiğim film 1980 yapımı The Elephant Man oldu. Filmin etkisinden şu anda bile çıkabilmiş değilim. Gerçek bir yönetmenlik harikası. Bu sabah da bu filmde John Merrick'e hayat vermiş usta oyuncu John Hurt'ün 77 yaşında kansere yenik düştüğü haberini aldım. Bir yıldız daha kaydı.

Okuduğum kitap sayısı ise bu ay 4 olmuş. Fazla olmamasına şaşırmadım çünkü film izlemekten vakit kalmadı.

Bazı konularda süper (!) talihsizliklerimi saymazsam ve ülke gündemi yokmuş gibi yaparsam 2017 bana iyi geldi. Şimdilik pek çok şeyin yolunda gittiğini düşünüyorum.

Yazımı bu aralar en çok sevdiğim şarkılardan biriyle bitiriyorum. Umarım sizler de iyi bir ocak ayı geçirdiniz :)