29 Kasım 2019 Cuma

And Then We Danced (2019)

Orijinal adı: და ჩვენ ვიცეკვეთ
Yönetmen: Levan Akın
Senaryo: Levan Akın
Oyuncular: Levan Gelbakhiani, Bachi Valishvili, Ana Javakishvili, Giorgi Tsereteli, Tamar Bukhnikashvili, Marika Gogichaishvili, Kakha Gogidze, Levan Gabrava, Ana Makharadze
Süresi: 113 dakika
IMDb puanı: 8,2
Letterboxd puanı: 4,0
Ülke: İsveç-Gürcistan

Vizyona girdiğinden beri bir türlü gidemediğim And Then We Danced'i sonunda bu hafta izleme şansı buldum. Film, aileden gelen bir gelenekle Gürcistan'da Gürcü halk dansını icra eden Merab'ın hayatına Irakli'nin girişiyle yaşadığı değişimleri konu alıyor. Gürcistan'da geçmesine rağmen İsveç'in 2019 Oscar adayı olan film, bize yakın bir coğrafyanın sadece bize yakın olmayan bir hikayesini sunuyor. Gürcü milletinin özü olduğu vurgulanan Gürcü halk dansı üzerinden topluma biçilen maskülen ve sert erkek ile masum ve bakire kadın rollerini gösteriyor.

 Merab ise kendini dans hocasına kabul ettirebilmek için elinden gelenin çok daha fazlasını yapmasına rağmen "yeterince maskülen olmadığı" ve bunun bir "zayıflık" olduğu yüzüne vurulan, toplumun baskıcı ortamıyla arada kalmış bir genç. Irakli dans ekibine katılınca ona karşı hissettiği arzu ve rekabet, kendisini keşfetme yolculuğunda en büyük yönlendiricileri. Bir yandan diğer dansçıların, Ulusal Topluluk'a katılan ve eşcinsel bir ilişkide bulunduğu için yaka paça topluluktan atılan, manastıra sürülen bir başka dansçının hikayesini konuştuklarını duyuyoruz filmde. Böyle bir ortamda Merab'ın kendisi olabilmesi büyük bir mücadele.

17 Kasım 2019 Pazar

I'm with the Band: Nasty Cherry (2019)

Oyuncular: Charli XCX, Gabrielle Bechtel, Chloe Chaidez, Debbie Knox-Hewson, Emmie Lichtenberg, Georgia Somary, Kitten
Bölüm sayısı: 6
IMDb puanı: 7,3 (Henüz 19 kişi oylamış)
Ülke: Amerika Birleşik Devletleri

Dikkat: Bu yazı reality şov/dizi/belgesel (?) hakkında spoiler ve alternatif pop müzik dedikodusu içerir.

Charli XCX'e bayılıyorum. Vroom Vroom ve Pop 2 gibi müthiş işlere imza atan ve birlikte çalıştığı insanları çok iyi seçen bu isim uzun zamandır sosyal medyadan Nasty Cherry isimli bir grubun promosyonunu yapıyordu. Kısa süre önce de bu grubun hikayesini anlatan Netflix şovunda olacağını haber verince bu kadar güvendiği bu isimler kimin nesi diye merak ederek 6 bölümlük bu değişik yapımı izledim. Dizi, Nasty Cherry grubunun kurulma ve ilk teklilerini çıkarma sürecini sözde belgesel olarak anlatıyor.

Bu yılın başlarında daha hiçbir şarkı yayınlamadan ve konser vermeden "Biz Nasty Cherry'yiz ve 2019'un en iyi grubuyuz." diyerek piyasaya giren ve Charli XCX başta olmak üzere ünlü isimlerin desteğini alan grubun kuruluş hikayesi dizide oldukça üstünkörü bir şekilde Charli XCX onları bir araya getirdi diyerek anlatılıyor. Gördüğümüz kadarıyla kızların birbiriyle alakası yok, bazılarının müzikal geçmişi bile yok. Ama hedefleri en çok tanınan rock grubu olmak. Charli de bir araya getirdiği bu gruptan çok umutlu ve kendisini yanıltmayacaklarından emin.

12 Kasım 2019 Salı

Romantik Film Etkinliği Başladı!

Görsel Sibel İnceler bloguna ait.
  Merhabalar!
 İlk vize dönemimi atlatmış bulunuyorum. Kambur bir şekilde masamda yığılarak geçirdiğim haftaların bana omuz ağrısı, kas gevşeticiler, duruşumu düzeltmek için spora başlamaya karar verme gibi getirileri oldu. 

 Sevgili Şule Uzundere'nin blogunda gördüğüm bu inanılmaz keyifli etkinlik ilk andan beri aklımdaydı. Maratonu, bizzat bu etkinlik sayesinde keşfetmiş olduğum Sibel İnceler blogu düzenliyor. 4 Kasım'dan yılbaşına kadar sürecek etkinlikte istediğimiz sayıda filmi türünün romantik olması şartıyla izliyoruz, ister teker teker ister toplu hâlde yorumluyoruz. Daha fazla bilgi almak ve katılımınızı belirtmek için bu linke tıklayabilirsiniz.

 Yukarıda bahsettiğim gibi, sınavlar beni hem fiziksel hem de ruhsal olarak çok yordu. Bu yüzden biraz daha kafamı dağıtabileceğim filmler izlemeyi istiyordum, ayrıca diğer katılımcıların çeşitli filmler hakkındaki yorumlarını okumak beni epey cezbetti. Sınavlar bitince yakın bir arkadaşımın önceden bana hazırladığı ve sınav sonrası zaten izlemeyi planladığım filmlerden türü romantik olan hepsini aldım :)

 Benim bu maratonda izlemeyi planladığım filmler şunlar:
  1. In the Mood for Love (2000)
  2. Call Me by Your Name (2017)
  3. Cold War (2018)
  4. Une femme est une femme (1961)
  5. Jules et Jim (1962)
  6. Before Sunrise (1995)
  7. Before Sunset (2004)
  8. Before Midnight (2013)
  9. Happy Together (1997)
  10. Phantom Thread (2017)
  11. A Faithful Man (2018)
 Bir de ek olarak 2019 yapımı Modern Love dizisini dahil etmek istedim.

 Ben 1 hafta kadar geç başlıyorum ama uzun sürecek bu etkinlik için oldukça heyecanlıyım. Çok keyifli geçeceğinden şüphem yok!:)

14 Ekim 2019 Pazartesi

Geçtiğimiz Hafta Dinlediklerim #1


 Merhaba, nasılsınız? Ben uzun süren bir sınava hazırlık sürecinden sonra blog dünyasına tekrar alışmaya çalışıyorum. Bu ısınma turlarımda ilk kez dinlediğim ya da zamanında dinleyip sonradan 180 derece fikrimi değiştirdiğim albümler, ayrıca keşfettiğim sanatçılar hakkında fikirlerimi haftalık olarak yazmaya karar verdim. Bu yazı da bu serinin ilki olacak, dilerim devamı gelir.


Charli XCX - Sucker
(2014)

Charli'yi 2017'den beri takip ediyorum ancak kendisinin muhteşem Vroom Vroom EP'si öncesi çalışmalarını kısa zaman öncesine kadar hiç dinlememiştim. Sucker, Charli'nin daha geniş kitlelere hitap etmesini sağlayan tam bir pop albümü.

Sucker kesinlikle çok eğlenceli. Albüm son ses açıp eşlik etme hissi veren keyifli pop şarkılarıyla dolu. Ama ister istemez Charli'nin diğer çalışmalarıyla kıyaslayınca oldukça sönük kalıyor. Hatta deneysel pop müzikle devam ettiği diskografisinin en zayıf halkası demek yanlış olmaz. Yine de hakkını yememek gerek, Sucker liste müzik piyasası için oldukça kaliteli ve keyifli.


Los Bitchos

Franz Ferdinand'ın solisti Alex Kapranos'un bu grubun The Link is About to Die şarkısına prodüktörlük yaptığını belirten Instagram paylaşımını görünce Los Bitchos ile tanışmış oldum. Franz Ferdinand dediğime bakmayın, kızlarımızın müziğinin Franz Ferdinand'ın sounduyla uzaktan yakından alakası yok. Onlar kendilerini tekila ve Cumbia vibelarıyla takılan, Londra'nın yeraltı alemlerinden 5 kız olarak tanımlıyorlar. Bu tanımın hakkını da veriyorlar. Khruangbin'in daha bir cumbia ve Türk psychedelia soslusu gibiler. Yarım saat bile sürmeyecek kısacık diskografilerini birbirinden keyifli, insanı neşeli bir moda sokan şarkılarla doldurmuşlar. Özellikle son singleları The Link is About to Die ve Pista (Great Start) oldukça başarılı. Albüm ya da EP projeleri hakkında internette pek bilgi bulamadım ancak debut projelerini büyük bir merakla bekliyor olacağım.


Kim Petras - Clarity
(2019)

Klibinde Paris Hilton'u oynattığı I Don't Want It At All şarkısını dinlediğimden beri Kim'e bayılıyorum. Kendisi bu debut albümünden önce yayınladığı electropop ve bubblegum pop tarzındaki enerjisi yüksek singlelarla oldukça ilgi çekmişti. O keyifli ve farklı şarkılardan sonra piyasaya hitap edebilmek için R&B tarzına kaydığı bu albüm beni gerçekten çok şaşırttı. Bir iki istisna dışında hepsi birbirine benzeyen ve Kim Petras'ın potansiyelini yansıtmayan bu albüm tam bir hayal kırıklığı. Dinleyişimin üzerinden sadece 1 gün geçmesine rağmen aklımda sadece Icy ve Another One şarkılarının kalmış olması da albümün unutulmaya müsait havasının bir göstergesi olsa gerek.


Kim Petras - TURN OFF THE LIGHT
(2019)

Tam da bu hayal kırıklığından sonra 1 Ekim'de yayınlanan Cadılar Bayramı özel mixtape imdadıma yetişti desem yeridir. Kim Petras'ın vokalleri muhteşem. Şarkılardaki ses efektleri ve EDM altyapılı prodüksiyonun uyumu albümün temasını ve hikayesini tamamlıyor.

TURN OFF THE LIGHT, Kim Petras'ın yaratıcılığını ve yukarıda bahsettiğim potansiyelini yansıttığı çok başarılı bir mixtape olmuş. Albüm ilk dinleyişte hiç sıkmadan kendine çekiyor ve bırakmıyor. Oldukça eğlenceli bu albümün ekim ayında en çok dinleyeceklerimden biri olacağına eminim. Gönül ister ki resmi ilk debut çalışması da böyle olsaydı.


Palmiyeler - Palmiyeler EP
(2015)

Biraz da yerli ve milli gruplarımızdan bahsedelim :) Ne enteresan ki bu grubu bana zamanında Venezuelalı biri önermişti. Derine şarkısını dinlemiştim, bir daha da dinlemek aklıma gelmedi. Geçtiğimiz günlerde Spotify önerilerimde görünce ilk işlerini dinledim.

5 şarkılık bu kısacık EP, ana dilinde surf rock dinlemek isteyenler için bir nimet. Dinlerken gözlerimi kapattığımda beni sahil kenarında arkadaşlarla geçirilen, kahkaha dolu bir yaz akşamına ışınlanacakmışım gibi hissettirdi. Huzur dolu ancak birbirine oldukça benzeyen 5 şarkıyı dinlerken keyiflenmemek elde değil. Şarkıların tadı damağımda kaldı ancak henüz albümlerini dinleme fırsatı bulamadım. En kısa zamanda dinlemeyi planlıyorum.



Beyoncé - Beyoncé
(2013)

Zamanında Beyoncé'yi abartılmış bulduğum ve şarkılarına şans bile vermediğim için pişmanım. Lemonade'i dinledikten sonra kendisine olan ön yargımı yıkmıştım, kariyerindeki dönüm noktalarından biri sayılacak bu albümü de en az Lemonade kadar sevdim. 

Beyoncé oldukça kişisel bir albüm ve Beyoncé'nin evliliğine, problemlerine, cinselliğe vs. oldukça değiniyor. Bunun yanında kendisinin hitap ettiği büyük kitleyi göz önüne alırsak sosyal konularda farkındalık yaratmaya çalışması muazzam. Lemonade'de bu farkındalığı bu albümden çok daha olgun ve bariz bir çalışmayla görmüştük.

Kız kardeşi asansörde kocasına tekmelerle giriştikten saniyeler sonra kameralara gülümseyerek poz verebilen, kariyerini de hayatını da sürekli daha da mükemmelleştirmek için uğraşan bu kadına hayran kalmamak elde değil. Kendisi piyasadaki rakiplerinin aksine yaptığı işin kalitesine çok önem veriyor. Çalıştığı isimler, tartışılamayacak vokal yeteneği, müziğe görsel bir deneyim katma çabası... Bunların hepsi birleşince ortaya başarılı işler çıkıyor ve bu albüm de kesinlikle onlardan biriydi. 2010 sonrası pop müzik için mihenk taşı albümlerden biri. 


Nick Cave & The Bad Seeds - Ghosteen
(2019)

Bu albümü sona bırakmak istedim. Daha Skeleton Tree'in etkisinden çıkamamıştık ki en az onun kadar insanın içine işleyen bir Nick Cave & The Bad Seeds albümümüz oldu. Dürüst olmak gerekirse ben bu kadar çabuk yeni bir albüm beklemiyordum, hatta uzun bir süre yenisi gelmez diye düşünüyordum. Yanılmışım, Nick Cave oldukça trajik bir şekilde kaybettiği oğluna vedasını kendisine yaraşacak bir şekilde yapacaktı tabii ki de.

Ghosteen çok ağır bir albüm. Ancak albümün içine girebilmek ya da sevebilmek için değil, şarkıları kaldırabilmek adına ağır. İlk dinlediğim zaman ikinci şarkıdan sonra şarkıları durdurup sindirmek için bir süre bekledim ve çıktığı günden beri her birini defalarca dinledim. Şarkı sözleri çok sağlam, dinlerken Nick Cave'in muhteşem sesiyle adeta fon üstünde şiir okunuyor gibi hissettiriyor. Bu şiirsellik daha albüm kapağından dinleyiciye göz kırpıyor zaten. Albümün müzikal atmosferi tüyleri diken diken edecek seviyede yoğun. Çok sevdiğim Skeleton Tree'nin içindeki raw soundların albüme ve temasına çok büyük bir farklılık kattığını düşünüyordum ancak Ghosteen tüm sadeliğiyle ve buna tezat yoğunluğuyla bana aksinin de olabileceğini kanıtlamış oldu. 

Hiç sanmıyorum ancak dilerim bu albüm Nick Cave'in tekrar Türkiye'ye uğramasına vesile olur, çünkü geçen sene bu fırsatı kaçırdığım için yaşadığım pişmanlık bu albümden sonra zirveye çıktı.

Geçtiğimiz hafta ilk kez dinlediğim albüm, EP ve hatta mixtapeler bunlardı. Favorim kesinlikle Ghosteen oldu, Spotify'ı ne zaman açsam elim ona gitti zaten. Belki de o yüzden aklımda dinleyecek başka şeyler olduğunda açmaya bile tenezzül etmedim. Bu hafta da böyle geçecek gibi gözüküyor :)

13 Ekim 2019 Pazar

Kaynaşma Mimi


Sevgili Şule Uzundere'nin blogunda gördüğüm bu mim çok hoşuma gitti. Kendisi yazısında canı isteyen herkesi mimlediği için hazır blog dünyasına tekrar adapte olma sürecindeyken bir Blogger klasiğini ben de yapmak istedim.

1) Sizi tanımak istiyoruz dersek buraya adınız, blogunuz ve sizi anlatan bir kelime yazar mısınız?
Adım Özlem. Bir kelimeden fazla olacak ancak blogumu ortaya karışık lafıyla tanımlayabileceğimi düşünüyorum. Beni anlatan en iyi kelime ise muhtemelen düşünceli olur.

2) Sosyal medya hesaplarınızı bizimle paylaşır mısınız?
Kişisel hesaplarımı paylaşmayı tercih etmiyorum ancak blogum için açtığım Twitter hesabının linki için tıklayabilirsiniz. Zamanında bir de Instagram hesabı açtığımı hatırlıyorum ancak kapattım mı, duruyor mu şu an hiçbir fikrim yok.

3) İlk blog yazmanıza referans olan kişi veya blogla tanıştığınız anı hatırlıyor musunuz?
Ben 8-9 yaşındayken dönemin popüler çizgi film ve dizi karakterlerinin olduğu tasarımlar yapılan, herkesin o yapımları konuştuğu bloglar vardı. Türkiye'de Blogcu daha çok tercih ediliyordu, ben de ilk defa o zamanlarda bu amaçla Blogcu'da blog açmıştım. O günden sonra farklı farklı sebeplerle birden fazla blogum oldu.

Kitap Kuşu'na referans olan bir kişi yok ancak o zamanlarda pek çok kitap blogunu takip ediyordum ve lise sınavlarına hazırlanıyordum. Bu blogları gördükçe daha çok hevesleniyordum. İlk lise sınavımın bittiği günün akşamında blogumu açtığımı hatırlıyorum.

4) Sosyal medya üzerinde hangi yazarlar grubunda bulunuyorsunuz?
Hiçbir grupta bulunmuyorum.

5) Ünlü sosyal ağı facebook.com üzerinde siteniz yasaklandı mı? Yasaklandıysa bir çözüm üretebildiniz mi?
Olayı ilk defa buradan öğrendim. Facebook üzerinden site nasıl yasaklanıyor anlamadım ancak yasaklandıysa da haberim olmadı.

6) Bloglarımız için sizce hangi platform daha iyi? (Blogspot, Wordpress ya da diğerleri)
Blogspot'un arayüzünü ve kullanımını Wordpress'ten çok daha kolay buluyorum, o yüzden Blogspot. Bir de yılların alışkanlığını insan kolay kolay bırakamıyor.

7) Kaç blogunuz var?
Şu anda 3 tane var. Biri bu, biri aktif olarak kullanmadığım kitap alıntıları blogum, biri de 2. yazarlık yaptığım oyun temalı bir blog.

8) Blogunuzun toplam sayfa görüntüleme sayısı kaç?
136.965'miş.

9) Blogunuzda reklam yayınlıyor musunuz?
2 yıldır burada olmayan bir blogger olarak yayınlamıyorum diyebilirim. Ancak eskiden Bumerang teklifi geldiğinde yayınlıyordum. Bir de bugün AdSense'e katıldım, eğer orayı çözebilirsem yayınlıyor olacağım sanırım :)

10) Misafir yazar olarak yazdığınız blog var mı?
Hiç olmadı.

11) Daha önce bir hacker ile karşılaştınız mı?
Hayır.

12) Hedefinizde nasıl bir blog yazarı olmak var?
Tek hedefim istikrarımı koruyabilmek. Yazmayı gerçekten çok seviyorum ancak ilgimi yitirince tekrar kazanmak çok zamanımı alıyor. Koskoca bir yıl boyunca taslaklarım yarısını yazıp da devamını getirmediğim yazılarla doldu taştı.

13) Arama motoru optimizasyonu (Seo) bilginiz var mı?
Maalesef, ilk defa duyduğum bir kavram.

14) Blog yazarlığını önerir misiniz? Evetse nedeni?
Öneririm. İster anonim, ister adınızı vererek gönlünüzden ne koparsa onun hakkında yazmak ve karşılığında hiç tanımadığınız insanlardan geri dönüş almak muhteşem bir şey. Birileriyle etkileşim kurarak yazınca ister istemez bir bağlılık hissediliyor ve bu bağlılık bana çok ayrı geliyor. Çünkü kendi sosyal hayatlarımızın aksine burada kim olduğunuzdan, nasıl göründüğümüzden vs. tamamen bağımsız bir şekilde ilerliyor bu bağlılık.

15) Kitap okuma oranınız nedir? (10 üzerinden)
Bu yılı değerlendireceksek 1 diyebilirim.

16) Diğer blog yazarı arkadaşlarınızı nasıl takip ediyorsunuz? Okuma listesi kullanıyor musunuz?
Sınava hazırlandığım dönemde hiçbir şekilde takip etme şansım olmamıştı ancak normal dönemlerde okuma listesini kullanarak takip ediyorum.

17) Blog sahipleriyle etkinlik yapıyor musunuz? Hangi etkinliklere katılırsınız?
Eskiden kitap okuma ve meydan okuma etkinliklerine katılmaya çalışırdım, özellikle meydan okumaları çok seviyorum. Belli bir süre boyunca verilen konular hakkında yazmak hem insanı düşündürüyor, hem de yazmaya teşvik ediyor. Şimdi çok uzun zamandır hiçbir etkinlikten haberdar bile değilim. Ancak olduğunu görürsem yine kitap okuma, film izleme ya da meydan okuma etkinliklerine katılmak isterim.

18) Sosyal medya üzerinde blog linklerine karşılıklı beğeni yapar mısınız?
Blogumla alakalı olarak sosyal medyayı çok kullanmadığım için böyle bir durum yaşamadım.

19) Bugüne kadar kaç mim cevapladın? Hoşuna giden bir mim?
Bununla beraber 8 olmuş. İçlerinde en çok hoşuma giden Kimdir Bu Kitap Kuşu? adlı mim oldu. Çünkü okudukça bana 3 yılda ne kadar değiştiğimi ve hayatımda nelerin değiştiğini gösterdi. 3 yıl önce çok daha hırslı, ayrıntıcı ve çekingen biriymişim, şimdi bunlardan eser kalmadı. Ayrıca en sevdiğim yönetmen için Tarantino'nun adını verirken değişeceğine inanmadığımı söylemişim, nasıl da değişti ama 2016'daki ben :)

20) Ünlü bir blog yazarı olsaydın, siyaset yapar mıydın?
Kesinlikle yapardım. Elimde belli bir hitap gücü olsaydı bunu olumlu yönde kullanmak için elimden geleni yapardım.

21) Bu mimi cevaplamasını istediğiniz üç blog yazarı arkadaşınızı davet eder misiniz?
Sanırım bu mim pek çok kişi tarafından yapılmış, o yüzden ben mimlenmeyen ve yapmak isteyen kim varsa onu mimliyorum.

12 Ekim 2019 Cumartesi

Yesterday (2019)

Yönetmen: Danny Boyle
Senaryo: Richard Curtis, Jack Barth
Oyuncular: Himesh Patel, Lily James, Sophia Di Martino, Ellise Chappell, Meera Syal, Harry Michell, Joel Fry, Alexander Arnold, Sanjeev Bhaskar, Ed Sheeran
Süresi: 116 dakika
IMDb puanı: 6,9
Letterboxd puanı: 3,1
Ülke: İngiltere

Dünya genelinde yaşanan bir elektrik kesintisi sonucu herkesin The Beatles'ı unuttuğu fantasik temelli bir hikayeye sahip Yesterday. Buna rağmen muhtemelen yaşadığı kaza ile bağlantılı olarak Beatles'ı unutmayan başarısız müzisyen Jack, Beatles şarkılarını kullanarak dünyaca ünlü bir müzisyen oluyor. Böylesine keyifli bir fikri fragmanda görünce Yesterday benim 2019'da en çok beklediğim film olmuştu. Ancak filmi izledikten sonra 2019'un en büyük hayal kırıklığı olarak nitelendirmem kesinlikle yanlış olmaz.

21 Mayıs 2019 Salı

Game of Thrones Final Sezonu İncelemesi


   Merhabalar.
Yıllardır en ince ayrıntısına dikkat ederek izleyip okuyabildiğimiz kadar teori ve yorum okuduğumuz efsane dizi Türkiye saatiyle bu sabah 5 buçuk civarında sona erdi. Normalde üstüne konuşmak bile istemediğim bir sezon olmasına rağmen ileride yaşadığım hayal kırıklığını görmek adına bu sezonu ve hatta genel olarak diziyi yorumlamak istedim. Öncelikle istediğim şeyler olmadığı için beğenmeme gibi bir durumun söz konusu olmadığını belirtmek istiyorum. Eğer böyle düşünenler varsa Ned, Robb, Oberyn gibi çok sevilen bir sürü karakterin ölümünü de kimsenin istemediğini ve o zamanlarda dizinin yerden yere vurulmadığını, aksine herkesin ağzı açık bir şekilde diziyi izlediğini hatırlatmak isterim. Dizinin benim için bütün sıkıntılı yönlerini ilerleyen kısımlarda elimden geldiğince ve spoilerlı olarak aktaracağım. Ama önce genel konuşalım.

 2011'de bu dizi yayın hayatına başladığında sektöre yepyeni bir soluk getirdi. Dizinin ana karakteri gibi gözüken iyi adamın daha ilk sezondan ölmesiyle başlayan şok dalgası gittikçe büyüdü, insanlar bu diziye bağımlı oldular. Ben henüz lisenin ilk yılındayken diziye adını veren serinin ilk kitabını okuyarak bu büyüleyici evrene adım atmıştım. Dizinin 4. sezonu yayınlanmıştı ve benim hedefim kitabı okuyup o kitabın konu edildiği sezonu izlemekti. Tabii bu kadar etkileyici ve sürükleyici bir diziye başladığımın farkında değildim, o yüzden kısa zamanda diziyi bekletme fikri raftan kalkmıştı. Dizinin senaryosu George R. R. Martin'in her konuda inanılmaz detaycılığı, müthiş betimlemeleri ve etkileyici replikleriyle dolu kitaplara yetişince ister istemez ayrı yöne sapma durumu oluştu. Seneler içerisinde birçok kez kitapların ve dizinin sonunun aynı olacağına dair açıklama yapılmış olsa da D&D ve GRRM arasında ciddi bir anlaşmazlık olduğu ve bunun hikayelerin gidişatı kaynaklı olduğu çok açık. Bir türlü gelmeyen The Winds of Winter ama devam etmek zorunda olan dizi, kitaptaki önemli karakterlerin diziye dahil edilmemesi veya hikayelerinin değiştirilmesi ve sonunda GRRM'nin danışmanlık görevinden ayrılmasıyla işler yavaştan sarpa sarmaya başladı. Bunlar etkisini 7. sezona kadar minimum düzeyde gösterdi, 8. sezonda ise dizi artık bambaşka bir hal aldı. İlk 6 sezon sonrası 7 ve 8. sezonları art arda izleyecek her yeni izleyicinin de bu fikrime katılacağını düşünüyorum.


 8. sezon, malum final sezonu olması ve 1,5 sene ara sonrası gelmesiyle beklentilerin tavan yaptığı bir sezondu. Ama finale kadar öyle ilerledi ki 6 haftada beklenti ya da heyecan adına hiçbir şey kalmadı. Her bölüm sonrası sızdırılmış denmesine rağmen ihtimal verilmeyen ve herkesin alay ettiği saçma sapan senaryo eksiksiz doğru çıktı. Peki her şey berbat ötesi miydi? Elbette hayır. Öncelikle 8 sezondur her sahneye anlam katan müzikleriyle Ramin Djawadi bu sezon da kimseyi şaşırtmadı. Daha önce dinlemediğimiz Jenny of the Oldstones hem Djawadi, hem Florence Welch hem de Podrick yorumuyla unutulmaz bir eserdi mesela. Aynı şekilde 3. bölümün sonlarına doğru Night King'in Bran'a doğru yürümesiyle başlayan o sekansta çalan The Night King de sezonun unutulmazları arasında.

 Winterfell Savaşı'nın olduğu bölümün karanlık ve izlenmesi zor olması dışında sezonda görsel şölen olarak nitelendirilecek pek çok sahne var. Örneğin Dany'nin King's Landing'i yaktığı bölümün sonunda Arya'nın karşısına çıkan beyaz at sahnesi. Oldukça şairane bir sahne olmasına rağmen son bölümde hiçbir noktaya bağlanmadığını da hatırlatmak isterim. Her neyse, ben bu sezon hikayenin rezil rüsva oluşundan ne kadar mutsuzsam gördüklerimin yansıtılış biçiminden de bir o kadar mutluydum. Örneğin Winterfell Savaşı'nın karanlık ve seçilmesi zor oluşu beni iyice germişti, bölümü adeta ekrana mıhlanarak izlemiştim. Kötü hikayesi ve kurgusuna rağmen sinematografisi iyi bir iş izledik. Oyuncular da bu sene kendi zirvelerindeydi. Özellikle donuk oyunculuğundan nefret ettiğim Emilia Clarke bu sezon iyice kafayı yemiş Dany'yi çok iyi yansıttı. 


 İlk 2 bölüm giriş bölümleri olduğu için çok büyük tepki toplamadılar. Zaten fırtına öncesi sessizliğin çok güzel anlatıldığı, diziye veda niteliğindeki 2. bölüm sezonun en iyi bölümüydü. Bu bölümde herkesin ölüme hazır olması, güzel diyaloglar beni çok etkiledi. Ayrıca sırayla Jon'un ve Dany'nin Jon'un gerçek kimliğini öğrendikleri bu bölümler olması gerektiği seyirdeydi.

 Sonra sezonlardır beklenen asıl ve büyük savaşın olduğu 3. bölüm geldi ve dananın kuyruğu tam da orada koptu. 7 sezon boyunca hep asıl savaşın onlarla olduğu vurgulanan Akgezenler'i bitirmesi gereken kişinin Azor Ahai olmasını bekliyorduk. Hiçbir altyapı kurulmadan, sadece geçmiş sezonlarda Melisandre'nin Arya'ya ettiği "Sen kahverengi, yeşil, mavi gözleri öldüreceksin." lafını kullanarak akla hayale sığmaz bir şekilde Arya Night King'i öldüren kişi oldu. Ben hiçbir zaman Night King'in herkesi ordusuna katmasını isteyen değişik hayranlardan olmadım, aksine bir an önce bu savaşın yapılması gerektiğini düşünüyordum. Uzun gece nasıl bir günde biter, Night King tek darbeyle nasıl ölür gibi eleştirilere de kesinlikle katılmıyorum. Ölüleri öldürmenin yolları belli zaten, Valyrian çeliğiyle ölüp gitmesi kadar doğal bir şey yok. Zaten Night King Bran'a doğru yürümeden önce artık işi garantilediğini düşünüyordu, hiçbir zaman da kendisini riske atacak şekilde en önden savaşmadı çünkü kendisi de gayet öldürülebilir. Ama D&D'nin insanları şaşırtmak uğruna bu büyük görevi Arya'ya vermesi saçmalıktan başka bir şey değildi. Arya'nın serideki en büyük görevinin Night King'i öldürmek olması gerçekten anlamsız. Bu kız yaşayan insanlardan intikam almak uğruna Westeros'un en iyi suikastçilerinden biri oldu ve kendisi olmaktan kopamadığı için Faceless Man olmadan geri döndü. Bu müthiş hikaye 7 sezon boyunca Akgezenlerin geldiğini bilmeden yaşamış Arya'nın Night King'i öldürme misyonuyla kapatıldı. Cersei'den intikam almak için King's Landing'e giden ve orada Dany'nin yaptıklarını görüp ondan iyice nefret eden Arya hikayesi de hiçbir yere bağlanamadan kapandı. Keşke hikayesi ve karakter gelişimi düzgün kapatılamayan tek karakter Arya olsaydı.


 Şundan 2 sene öncesine kadar dizinin en sevilen karakteri Dany'ydi. Hatta Amerika'da birçok ailenin çocuklarına Khaleesi ismini verdiği haberlerine illa ki denk gelmişsinizdir. Ben çok uzun zamandır onun içindeki merhametsizlikten ve kendi kendini inandırmış olduğu kaderciliğinden hoşlanmadığım için karakterden nefret ediyordum. Hatta 6. sezonu burada yorumlarken Dany'den bahsetmek istemiyorum demişim :P Ama bu kadın hiçbir zaman bu kadar da manyak olmadı. Delirmesini Jon'un ondan daha haklı varis olmasına, ihanetlere, ejderhasının ve en yakın arkadaşının ölmesine bağladılar ama bunların hepsi o kadar hızlı, zorla ve mantık hatalarıyla dolu gelişti ki seyirciye kendini kabul ettiremedi.

 Dany'nin içinde hep bir boyun eğmeyeni yakma isteği vardı ama yarınlar yokmuşçasına koskoca şehri ve masum insanları yakması kendisinden nefret eden bana bile inandırıcı gelmedi. Ölümünü meşrulaştırmak adına safi kötü ve manyak gibi gösterilen Dany bu sezon hiç eskisi gibi değildi. Paranoyak bir Dany portresini 6 bölümde çizmeye çalışmak her şeyi yavaştan işlemiş bu diziye yakışmıyor. Sonuç olarak Dany uğruna her şeyi yaptığı Iron Throne'a bir kez oturamadan öldü. Bana kalırsa Dany ölmeliydi ve onu öldüren kişinin Jon olması da kesinlikle gerekliydi ama bu hikayenin bir şekilde sürekli bahsi geçmiş Azor Ahai'ye bağlanmamış olması beni çok rahatsız etti.

 Sezonun en güzel sahnelerinden biri Jon Dany'yi öldürdükten sonra gelen Drogon'un onu dürtüklediği ve Iron Throne'u yaktığı sahneydi. Drogon'un Jon'dan ziyade tahtı yakması çok anlamlı, ejderha annesinin bu noktaya gelmesinin sebebinin bu taht olduğunun farkında. Oldukça duygusal ve etkiliydi.


 Karakter gelişiminin çöpe atılması olayının en büyük mağduru olan Jaime Lannister'da sıra. İlk bölümde kendi kız kardeşiyle ilişkiye giren, küstah ve altın rengi saçlı bir Jaime vardı ve kendisi Bran'in sakat kalmasına neden olmuştu. Sezonlar ilerledikçe bu adam bambaşka biri oldu, ama bu öyle yavaş ve ilmek ilmek işlendi ki herkes o berbat adama hayran kaldı. Herkes Jaime'den tıpkı kehanette olduğu gibi Cersei'yi öldürdüğü bir son bekliyordu ama Jaime'ye 1. sezonda nerede başladıysa orada bitirdiği bir son layık görüldü. Beni bu sezon en çok üzen olay buydu. Jaime Lannister bu hikayeden çok çok daha iyisini hak ediyordu. 7 sezon boyunca yaşadığı her şeyin bir kenara paçavra gibi atıldığı saçma sapan bir sonu değil. Azor Ahai olmasını beklerken sözde her zaman zayıf noktası olmuş Cersei'ye geri dönmesi bu karaktere hakaret resmen. Madem bu adamın çapı bu kadardı Bran neden onu affetti? Bran'in Jaime'ye söylediği "Burada olman gerekiyordu." lafının tek bir anlamı bile yok. Olayı Brienne ile birlikte olup Cersei'ye geri dönüp kollarında ölmek olan bir karakterin Winterfell Savaşı'nda olup olmaması akışı hiçbir şekilde değiştirmezdi. Aynı şekilde zamanında Çılgınateş ile şehri ve dolayısıyla masum insanları yakacak Mad King'i öldürmüş Jaime'ye "Masumlar umrumda değil." dedirttikleri rezalet denecek bir sahne de izledik. Jaime'ye yapılanlar benim gerçekten çok canımı sıktı, düşündükçe sinirleniyorum hala :)

 Ben 6. sezonun son bölümüne kadar Cersei Lannister'ı sevmedim, sadece konu evlatları olduğu zaman her şeyi nasıl bir yana koyabildiğini görüp kişiliğini göz önünde bulundurarak takdir ederdim. Tüm çocuklarını kaybettikten sonra babasının annesini kaybettiğinde yaşadığı dönüşümü yaşayıp kaybedeceği bir şeyi kalmadıktan sonra yaptıkları beni hep etkilemiştir. Birçok kötülük yapmış olmasına rağmen Cersei adeta melekmişçesine öldü. Çaresizliği, Jaime'sinin onun için geri dönmesi, bebeğinin yaşamasını istemesi... Karakteri çok sevsem de hak ettiğinden çok daha iyi bir ölüm sahnesinin verildiğini düşünüyorum. Ama biz tüm kale yıkıldı sanarken son bölümde gördük ki meğer biraz daha ileride dursalarmış üstlerine tuğlalar çökmeyecek, yaşayacaklarmış. Bu tesadüf üstüne kurulu saçma hikaye çok sinir bozucuydu.

 Iron Throne'a oturan son kişi olan Cersei için Twitter'da okuduğum "Westeros'tan bir Cersei Lannister geçti." yorumunu alıntılıyorum ve Lena Headey'e müthiş performansı için teşekkür ediyorum. İçine edilmiş onlarca karakter arasında hiçbir hasar almadan defteri kapandığı için çok mutluyum.


 Jon Snow... 5 ve 6. sezonlarda sevmediğimi düşünsem de bu sezon gördüm ki en sevdiğim karakterlerden biri kendisi. Ve bunu bu sezonki "Dany bizim kraliçemiz, o ne derse o olur!!!" ana fikirli robotik repliklerine ve çizdikleri salak ama sadık imajına rağmen söyleyebiliyorum. Jon, Buz ve Ateşin Şarkısı'nın ta kendisiydi. Çok sonradan öğrense de meşru bir Targaryen-Stark olmasına rağmen tüm kardeşleri/kuzenlerinden daha Kuzeyliydi. Babası/dayısı Ned'e o kadar çok benziyordu ki Catelyn Jon'u her gördüğünde Ned'i hatırlıyordu. Seride hikayesi en özel karakter kendisi olsa gerek. Bir piç olarak yaşadı, dayanamayıp Duvar'a gitti, ölülerle savaştı, sevdiği kadını kollarında kaybetti, Lord Commander oldu, ihanete uğradı, öldü, dirildi, dizinin en büyük savaşlarının çoğunda en önde yer aldı, ejderha sürdü, meşru bir Targaryen-Stark olduğunu öğrendi, King in the North oldu, Varys'in ısrarlarını reddetti, Dany hakkında yanıldığını gördü, o hengamede masumları kurtarmak için elinden geleni yaptı, sonra da Tyrion'ın ısrarlarına dayanamayıp Dany'yi öldürdü. Ve bu inanılmaz hikayenin sonu ceza olarak Duvar'a gönderilmesiyle bitti. Bu konuda kendimi çok zor tutuyorum gerçekten. Dany varken de yokken de taht için en büyük aday olarak gösterilen bu inanılmaz karakteri cezalandırıyorlar. Kimin haddine diye bağırmak istedim bu olayı izlerken. 

 Tyrion Jon'a Dany'yi öldürmesi için adeta yalvardı. Yaptıklarından sonra koskoca diyarda Lekesizler ve savaşta neredeyse yok olmalarına rağmen bölünerek çoğalmış Dothrakiler haricinde Dany'yi tahtta görmek isteyen yoktu. Ama Jon kendisinden isteneni yapınca hiçbir önemi olmayan Lekesizler uğruna Westeros (özellikle de kardeşleri ve Tyrion) en büyük kahramanını harcamayı tercih etti. Jon'un tamamen Kuzey'e ait bir adam olduğunu ve makam mevki derdinde olmadığını hepimiz biliyoruz. Ama böylesine bir adamı zaten Westeros'u terk edecek Lekesizler komutanı uğruna çöpe atmak kabul edilir şey değil. Kendisi kral olmak istemeyip "Ben buraya aitim." diyerek Kuzey'e gitmeyi tercih etseydi bu konuda hiçbir eleştirim olmazdı. Ama önemi olmayan, sen kimsin dedirtecek insanların Jon'u cezalandırması kadar saçma bir iş yok. Jaime de Kral'ı öldürdü, o cezalandırıldı mı? Westeros'ta tahttaki insanı ortadan kaldırırsan tahtı ele geçirmenin cezası mı var?

 Varys'in idamı öncesinde tüm krallığa Jon'un asıl kimliğini söylediği mektuplar gönderdiğini sandığımız sahnenin de meğer hiçbir anlamı yokmuş. Çünkü tüm diyardan lordların ve leydilerin bir tanesi bile kralımız Jon olsun demedi. Yani senaristler öyle saçma bir iş yaptı ki dizinin EN BÜYÜK ters köşesi olan Jon'un bir Targaryen-Stark olması, hatta daha da önemlisi onu taht sırasında en başa taşıyan meşru bir çocuk olması bilgisi tek bir işe bile yaramadı. İlla bir kılıf uyduracaksak Dany ve Jon ilişkisinin bitmesine sebep oldu diyebiliriz. Uzun lafın kısası serinin en önemli karakterine de böyle saçma sapan bir veda etmiş olduk.

 Bu arada bütçe yetersizlikleri yüzünden Ghost'u göremiyorduk ama sonlara doğru şükür kavuştular. Sezonun güzel nadir sahnelerinden biriydi, söylemeden geçmek olmaz.


 Sansa karakter gelişimini düzgün tamamlayan nadir karakterlerden biri ve bu sezon ne dediyse haklı çıktı. Onu bağımsız Kuzey'in Kraliçesi olarak görmek beni çok mutlu etti ama abisiyle/kuzeniyle beraber yönetmelerini izlemeyi tercih ederdim. 

 Bran ise şu an diziye bakarsak kral olmak uğruna milyonları harcamış bencil bir çocuk olarak görünüyor. Night King ile bağlantısı sorusuna yanıt bulamadan veda ettik kendisine. Sakattan kral olmaz tarzı anlamsız bir eleştiride bulunmayacağım ama "Ben artık başka bir şeyim." diyerek Winterfell lordluğunu reddeden Bran'e kral olma teklifi gidince "Bunca yolu niye geldim sanıyorsun?" cevabını vermesi rezaletten başka bir şey değil. Bu konunun üstüne konuşmak bile istemiyorum. Kuzey'in bağımsız olması ama Dorne'un bağımsızlık istememesi, Bronn'un sırf bir yerden hikayeye dahil edilmek için anlamsızca Master of Coin olması, dizinin son replikleri olan konsey muhabbetinin kerhane üstüne kurulu anlamsız bir geyik muhabbet olması... Her şey o kadar vasat bir şekilde son buldu ki hala inanasım gelmiyor.

 Tyrion 2 sezondur maymuna dönmüştü. Bu sezon Sansa ile kendilerini öldürmeye hazırlanmaları, Jaime'ye vedası, Jaime ve Cersei'nin cesedini bulması gibi duygusal yoğunluğu olan nadir iyi sahnelerde yer alıyordu. Ama yine de sürekli aptalca işler yapmaya devam etti. Yine de finalden en avantajlı çıkan isim kendisi olabilir. Bu avantajını Jon'u Duvar'a göndermemek için kullanmasını da dilerdim.


 Şu an son bölümün IMDb puanı 4,5 ve 8 altına düşmeyen bir dizi için bu korkunç bir rakam. Bu kadar iyi başlamış ve devam etmiş bir işin bu kadar kötü ve sanki aceleye gelmiş gibi bitmesi insanları çok üzdü. Keşke dizi kalitesini ve çizgisini hiç bozmadan bitme imkanı bulsaydı. İnternette zilyon tane teori var diye en altyapısı olmayan, anlamsız senaryoyu eleme yöntemiyle oluşturmasalardı. İyi olan her şeyi gözden çıkartarak niye izledim bu diziyi vs. diyecek halim yok. Televizyona milyonda bir gelecek müthiş bir iş izledik. Sonu ise daima büyük bir hayal kırıklığı olarak hatırlanacak. Hepimiz bir yatırım yaptık, diziyi izledik, kitapları okuduk, teorileri okuduk, keyifle zamanımızı verdik ama sonunda yatırımımız elimizde patladı.

 Bu Buz ve Ateşin Şarkısı hakkında konuştuğumuz son yazı değil, çünkü kitaplar henüz bitmedi. Şayet yayınlanırlarsa en azından mantığa oturtulmuş bir hikayeye sahip olacağımıza inanıyorum. Sonuna rağmen böyle bir işi izlememize vesile olmuş herkese saygı duyuyorum. Eşekherif'e de ayrıca teşekkür etmek lazım tabii ki :)

5 Mayıs 2019 Pazar

Lady Stardust'a Merhaba

 Merhaba!
Sayamayacağım kadar uzun zaman oldu buraya uğramayalı. İtiraf etmek gerekirse artık aklıma bile gelmiyordu burası. Şimdi yaz geldi, umuyorum ki sınav senesi olayı hayatımdan çıkmak üzere ve ben de buraları özler oldum. 

Henüz 13 yaşında aldığım Kitap Kuşu adı beni rahatsız ediyor artık. 2013-2014 yıllarında Blogspot kitap ve makyaj blogları tekelinde ilerliyordu. Daha önce de aynı tema üzerinden blog denemelerim olduğu için kitap kısmı beni cezbetmişti. Lise sona kadar makyaj malzemeleriyle ilgim alakam da olmadı zaten. Eh, 13 yaşımda olmanın vermiş olduğu bir öykünme hissiyle hala çok sevdiğim Kitaplık Kedisi gibi kitap ve hayvan kombinasyonlu birkaç bloga benzemek istemiştim ben de ve bu adı almıştım. O zamanı hatırlıyorum; pembe pembe, kuşlar, böcekler ve Kore dizisi ünlüleri fotoğraflarıyla dolu bir blogum vardı. Benim yaşım büyüdükçe kendimi arayışım devam etti, pek çok tarz denedim ve bunların hepsi bir şekilde buraya yansıdı. Örneğin her gencin geçirdiği gotiklik dönemini de buraya yansıtmıştım. Simsiyah bir blog tasarımı, metal-rock karışık müzik listesi, depresif yazılar... Sonra vejetaryen olduğum ve dünyayı değiştirebileceğime inandığım kendi çapımda aktivistlik tasladığım bir dönem gelmişti, sosyal sorumluluk projelerine bilinç kazandırmaya çalışıyordum kendimce. Şu an dönüp baktığımda sanki çevre kirliliğinin farkında olan tek insan benmişim gibi yazılar görmek bana çok komik geliyor :) Ben bile bir şekilde 100-150 kişiye hitap ederek değişik evrelerle dolu bir ergenlik yaşamışım, medya önünde büyümek zorunda kalan çocuk ünlülere buradan sabır diliyorum.

Şu an 18 yaşındayım, 19'a yaklaşıyorum. Dünyayı çözmedim belki ama dönemsel değişimlerim en azından 20 öncesi son yaşlarım için nihai sonucunu aldı. Yazdığım saçma sapan şeyleri de kendimi görmek, o zamanları hatırlamak için bırakacağım. Blogumun adını da değiştiriyorum, aklıma daha iyisi gelmediği sürece Lady Stardust olarak devam etmek istiyorum. Uğramadığım bir kitap alıntıları blogum vardı, adına yaraşacak şekilde Kitap Kuşu bundan sonra orası olacak :)

Sınavıma yaklaşık 40 gün kadar kaldı. Umarım dualarınızı benden esirgemezsiniz. Sınavdan sonra ben de eskisi gibi buralarda olacağım. Şimdilik hiç vaktim olmadığı için Twitter'da yazıyor olacağım. Herkese kocaman sevgiler!

20 Ocak 2018 Cumartesi

2017'de İzlediğim Filmler


2017 biteli 20 gün geçmiş olsa da taslaklarda bu listeyi görünce paylaşmaya karar verdim. Yılı Star Wars üçlemesiyle başlatmıştım, şimdi izlediğim filmlere dönüp baktığımda epey bereketli bir yıl geçirdiğimi görüyorum.

1) Star Wars (1977)
2) Star Wars: Episode V - The Empire Strikes Back (1980)
3) Star Wars: Episode VI - Return of the Jedi (1983)
5) Mad Max 2 (1981)
6) The Circus (1928)
7) The Docks of New York (1928)
9) Ziggy Stardust and the Spiders from Mars (1973)
10) Chelovek s kino-apparatom (1929)
11) The Third Man (1949)
12) One Hundred and One Dalmatians (1961)
13) Six Men Getting Sick (1966)
14) The Alphabet (1968)
15) L'âge d'or (1930)
16) Der blaue Engel (1930)
17) The Sword in the Stone (1963)
18) Factory Girl (2006)
19) Morocco (1930)
20) The Grandmother (1970)
21) Mad Max Beyond Thunderdome (1985)
22) Eraserhead (1977)
23) City Lights (1931)
24) The Elephant Man (1980)
25) The Jungle Book (1967)
26) The Little Mermaid (1989)
27) Aladdin (1992)
29) M (1931)
30) Mad Max: Fury Road (2015)
31) Pink Floyd: The Wall (1982)
32) Alien (1979)
33) Arrival (2016)
34) The Maltese Falcon (1941)
35) Jackie (2016)
36) Frankenstein (1931)
37) Dune (1984)
38) Hacksaw Ridge (2016)
39) All Quiet on the Western Front (1930)
40) The Night of the Hunter (1955)
41) Blue Velvet (1986)
42) Sweet Smell of Success (1957)
43) Aliens (1986)
44) Hidden Figures (2016)
45) La chienne (1931)
46) Trouble in Paradise (1932)
47) Vampyr (1932)
48) Freaks (1932)
49) Alien³ (1992)
50) Hell or High Water (2016)
51) Elle (2016)
52) Wild at Heart (1990)
53) Nocturnal Animals (2016)
54) Captain Fantastic (2016)
55) The Lobster (2015)
56) Fences (2016)
57) Lights Out (2013)
58) Lion (2016)
59) Florence Foster Jenkins (2016)
60) Manchester by the Sea (2016)
61) Moonlight (2016)
62) 20th Century Women (2016)
63) Silence (2016)
64) Zootopia (2016)
65) Las Hurdes (1933)
66) Lost Highway (1997)
67) Paprika (2006)
69) Tokyo Godfather (2003)
70) The Jungle Book (2016)
71) The Straight Story (1999)
72) Mulholland Dr. (2001)
73) Inland Empire (2006)
74) Mommie Dearest (1981)
75) Alien: Covenant (2017)
76) Twin Peaks: Fire Walk with Me (1992)
77) Shanghai Express (1932)
78) Whiplash (2014)
79) King Kong (1933)
80) A Clockwork Orange (1971)
82) Trainspotting (1996)
83) Zéro de conduite: Jeunes diables au collège (1933)
84) Das Testament des Dr. Mabuse (1933)
85) Amadeus (1984)
86) One Flew Over the Cuckoo's Nest (1975)
87) Donnie Darko (2001)
88) Dunkirk (2017)
89) Dial M for Murder (1954)
90) Star Wars: Episode VIII - The Last Jedi (2017)

30 Temmuz 2017 Pazar

We Raise Our Hats to the Strange Phenomena :)

    Kate Bush 59 yıl önce tam da bugün dünyaya geldi. Onu yetiştiren ailesi onun müzikle iç içe büyümesini sağladılar. Kate 11 yaşındayken piyano ve org çalabiliyor, bir yandan da keman çalmayı öğreniyordu. Ergenlik dönemi boyunca kendi bestelerini yapıp şarkı sözlerini yazdı. Kate'in tek ilgi alanı müzik değildi tabii, sinema ve edebiyata özel bir ilgi duyuyordu, bu da yazdığı sözlere yansıyordu. 

 70'lerin ortalarında plak şirketlerinin reddettiği bir demo teybini bir şekilde David Gilmour dinledi ve Kate'in kariyerinin başlangıcında kendisine destek oldu. 1978 yılında ilk stüdyo albümü The Kick Inside yayınlandı. Albümden yayınlanan singlelar çok sevildi, albüm İngiltere listelerinde 3. oldu. Kate eşsiz biriydi, 19 yaşında yayınladığı ilk albüm dinleyiciler olarak bunu sonradan anlasak da resmen bir öncüldü. Kate'in tarzı piyasadakilerden farklıydı, o hem müziğiyle hem danslarıyla hem de görünümüyle benzersiz bir sanatçıydı.

1978 sonlarında ilk albümünün başarısından daha fazla istifade etmek isteyen plak şirketi Kate'e ikinci albümünü hazırlamasını söyledi. Albümün aceleye gelen hazırlanış sürecinden memnun olmayan Kate 1989 yılında bir röportajında albümü Lionheart için şunları söyleyecektir: "Ne kadar çabuk yaptığımız düşünüldüğünde gerçekten harika bir albüm, ama ben albümden yeterince hoşnut değilim." Lionheart ilk albüm kadar sükse yapmadı ama Kate plak şirketinin üzerindeki ve müziğindeki baskısından rahatsızlık duyduğu için ailesiyle birlikte kendi yayımcılık ve menajerlik şirketlerini kurdu ve kendi müziğini devralma yolundaki ilk büyük adımını atmış oldu.

Böylece 1980 yılına gelindiğinde Jon Kelly ile birlikte prodükte ettiği üçüncü albümü Never for Ever'ı yayınladı. Bu albüm müziğindeki kendine dönüşün ilk somut örneği olduğu gibi en iyi örneklerinden de biridir. Never for Ever, Kate'in Birleşik Krallık'ta bir numaraya yükselen ilk albümü olurken, bu başarıyı gösteren ilk Britanyalı kadın sanatçı ve bu listeye bir numaradan giriş yapabilen ilk kadın sanatçı olmasını da sağlayan albüm oldu. Bunca başarıdan sonra Kate 1980 yılının sonbahar aylarında prodüksiyonunu tamamen kendisinin üstlendiği yeni albümünün çalışmalarına başladı. Bu albümün hazırlık süreci 2 yıl sürdü. Bu süreçte müziğinin kontrolü tamamen kendisinde olduğu için bambaşka ve denenmemiş pek çok şeyi denedi, ortaya da en az kendisi kadar benzersiz The Dreaming çıktı. The Dreaming, dünyadaki en enteresan art rock albümlerden biri. Kate'in ortaya çıkardığı en deneysel bu çalışmasında garip vokallerini süsleyen sıradışı enstrümantal uyumu anlatabilmek gerçekten çok zor, onu dinlemek gerek. Bu albüm The Word dergisi tarafından "Zamanımızın Hafife Alınmış Albümleri" listesine alınmış, işte tam da öyle bir albüm.

Sonrasında Kate evinin yanına bir stüdyo inşa ettirdi, tamamen istediği gibi yeni bir albüm hazırlama sürecine girdi. Bu albüm yani Hounds of Love, şu an onun "magnum opus"u sayılmaktadır ve en çok bilinen albümüdür. Bu albüm ikiye ayrılır: birinci yüzü Hounds of Love ve ikinci yüzü The Ninth Wave. İlk yüzü daha çok 80'lerin klasik müzik tarzını taşısa da bu tarzın en iyi örnekleri denebilecek seviyede iyi. İkinci yarısı The Ninth Wave ise çok özel bir konsepte sahip. Bizzat Kate'den alıntılayarak konseptini söylüyorum: "Gece boyunca suyun içinde yalnız kalan bir insan hakkında. Geçmişi, şimdisi, geleceği, gelip onu boğulmadan ayık tutmaya çalışıyor ki sabaha olana kadar uyuyup kalmasın." Albümün bu ikinci yüzündeki 7 şarkı inanılmaz şarkılar, hatta yakın zamanda burada yer almış Hello Earth'ü paylaşmıştım. Bu şarkıları en iyi sürreal bir tiyatroyu dinlemek olarak tanımlayabilirim. Yine deneysellik ön planda ama bu seferki deneysellik The Dreaming'den çok daha farklı. Bazen ürkütücü bazen peri masalından çıkmış gibi vokaller, cesur müzikal denemeler, farklı dillerden enteresan alıntılar... Kate bu albümüyle pek çok önemli başarıya imza attıktan sonra Peter Gabriel'ın hit şarkısı Don't Give Up'ta düet sanatçısı olarak yer aldı. Sonradan en büyük hitlerinin yer aldığı The Whole Story yayınlandı ve bu albüme bir de yeni single hazırladı.

1989 yılına geldiğimizde bu sefer de The Sensual World gibi bir harikayı yayınladı. Bu albüm ABD'deki en başarılı albümüydü. "Mmmh, yes!" O artık kendini kanıtlamış, sanatçılığıyla ön plana çıkan çok özel bir sanatçıydı. 1993 sonlarına doğru The Red Shoes albümü de geldi. The Red Shoes, inanılmaz bir albüm. İlk dinlediğimde bana çok yavaş gelmişti. Birkaç kez daha dinlememe rağmen bu yavaşlık hissi bir türlü geçmemişti ama şu an bu albümü en iyileri arasına koyarım. Alışmanız zor ama sevdikten sonra da bırakmanız zor. Yine konsept bir albümdür, 1948 yapımlı aynı adlı filmden esinlenir. Teması, sanatı tarafından ele geçirilmiş ve kırmızı ayakkabıları çıkarıp bir türlü huzur bulamayan bir dansçının etrafında şekillenir. Ayrıca bu albümle beraber benim henüz izleme fırsatı bulamadığım  The Line, the Cross & the Curve isimli kısa film de yayınlandı.

Bu albüm döneminden sonra Kate Bush çok uzun süre ortalıkta görünmedi. Zaten dikkat edersiniz ki neredeyse hiç özel hayatına değinmedim, çünkü özel hayatını medyatik bir şekilde yaşayan biri asla olmadı. Yukarıda da söylemiş olduğum gibi, o hep müziğiyle ve dehasıyla ön plana çıkan bir sanatçıydı. Epey uzun zaman sonra 2005 yılında sekizinci stüdyo albümü Aerial'ı yayınladı. Çifte CD ve vinyl formatında yayınlanan bu epey uzun albüm de oldukça etkileyici. Diğer albümlerinden çok daha farklı ama The Red Shoes ile değişen ve olgunlaşan tarzının en büyük meyvesi olabilir. Yine bu albümün de uzun uzun konuşulacak enteresan temaları vardı. 2011 yılına geldiğimizde Director's Cut adı altında eski şarkılarını yeniden yorumladı. Bu albümü kötü bulmuyorum ama dürüst olmak gerekirse şarkıların orijinal versiyonlarını, onun çılgın vokallerini daha çok seviyorum. O yüzden pek dinlemeyi tercih ettiğim bir albüm değil.

Ve yine 2011'de Kate'in son stüdyo albümü 50 Words for Snow geldi. Bu albüm kışı anlatır, hatta belki de en güzel anlatan albümlerden biridir. Albümle aynı adlı şarkıda kar için 50 kelimeyi gerçekten söyler Kate. Kışın dinlemenin makbul olduğu çok ama çok güzel bir albüm daha yayınladiktan sonra, 2014 yılında Kate'in 35 yıl sonra ilk canlı performansını Hammersmith Apollo'da sergileyeceği açıklandı ve bu turnenin biletleri tam 15 dakikada tükendi. Before the Dawn denen bu gösteriler 22 gece sürdü. Bu haberin ülkedeki heyecanıyla birlikte sekiz albümü birden Birleşik Krallık listelerine girdi. Bu konserlerde video kaydı almak yasaktı ama herkes ne kadar büyüleyici bir gece geçirdiğini söylüyordu... 2016'nın kasım ayında canlı albüm olarak bu konser de yayınlandı.

Kendimce anlatmaya çalıştığım bu kadın benim gibi onu seven milyonlar için her zaman özel bir yere sahip olacak. Gӧnül isterdi ki burada en sevdiğim 10 sarkısını paylaşayım, ama mümkün değil! :( Üstüne sabahtan beri kafa yorsam dahi 10 tanesini seçemiyorum. Birini seçsem diğerine haksızlık ediyorum gibi geliyor. Bu yüzden burada böyle bir liste yapamayacağım. Belki ileride olabilecek bir şey bu. Ben ilk defa onun bir şarkısını dinlediğimde şarkıyı pek de beğenmediğimi itiraf etmem lazım. En yakın arkadaşlarımdan biri dinletmişti ve vokali bana çok ama çok garip gelmişti. Sonradan kendim açıp ilk albümünü dinlemeye çalışsam da bir türlü Moving hoşuma gitmiyordu. Bu bahsi geçen arkadaşım da bana kızıyordu tabii. En sonunda o ilk şarkıyı dinledikten sonra bu kadını bırakamadım desem yeridir, öyle ki ilk kez blogumda bir sanatçıyı anlattım. Vikipedi'den epey yardım alarak :) Kate tam bir farklı türleri harmanlama ustası, müzikal dehasını en iyi kullandığı konu da bu zaten. Pandomim ve dans eğitimi aldığı için sergilediği performansları ayrı incelenmesi gereken, başlı başına sanat eseri niteliği taşıyan işte bu kadın iyi ki doğmuş! Müziği onu her zaman yaşatacak.

Not: Bu yazıya birtakım eklemeler yapacağım.